Türkçeyi Özleştirme Hareketi Kaçınılmazdı
Toplum olarak güzel dilimiz Türkçenin mevcut durumu üzerinde bir uzlaşma sağlayabilmiş değiliz. Toplumun bir kesimi dilde özleşmeyi savunurken başka bir kesimi ya karşı çıkıyor ya da olabildiğince mesafeli duruyor.
Dilde özleşmeye karşı olanların tezi, özleşmeyle dilin yoksullaştığı ve eski kültürümüzle bağlarımızın koparıldığıdır. Dilin kendinden olmayan ve halkın anlamadığı kelimelerle zengin olması ve eski kültürle bağ kurulması ne kadar mümkündür? Özleşme yanlıları ise dili kendi kaynaklarından, kendi küllerinden yeniden yeşertme, gürleştirme peşindedirler. Bu hareket doğrudur ve iyi sonuçlar vermiştir. Türkçemiz bugün halk-aydın her kesimden insanın rahatça anladığı bir düzeye yükselmiştir. Hiç kuşkusuz bu gidiş devam edecektir.
Arapça ve Farsçanın işgaline uğramış olan Osmanlıca, Türkçe değildi. Türk halkı bu dili ne tam olarak anlayabiliyor ne de konuşabiliyordu. Osmanlıda okur yazar seçkin bir azınlığın diliyle geniş halk kesimlerinin dili ayrıydı. Osmanlıda saray, askeriye ve ilmiye/medrese mensuplarının çoğunluğu zaten Arapça ve Farsça öğreniyordu. Dolaysıyla Arapça, Farsçanın istilasındaki Türkçeyi okuyor, yazıyor ve anlayabiliyordu. Ama esnaftan, işçiden, çiftçiden, köylüden oluşan toplumun en kalabalık bölümü aydınlarla tamamen ayrı bir dile sahipti. Toplumu ayrıştırmış böyle bir dile “bizim dilimiz işte bu!” demek doğru bir yaklaşım olabilir mi?
Cumhuriyet rejiminin böyle bir dil üzerinde durmaması eksiklik olurdu. Bu nedenle Cumhuriyetle birlikte bu dilin üzerinde durulmuş, çok büyük, çok bilinçli çalışmalar yapılmış, dili anlama, konuşma ve yazmada aydın sınıfıyla halk kalabalıkları arasındaki uçurum büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Bugünün Türkçesi geçmiş hiçbir dönemin Türkçesiyle ölçülemeyecek kadar arınmış, oturmuş, anadili Türkçe olan tüm insanların en yüksek oranlarda anlaşabildiği bir dil haline gelmiştir.
1950’li yılların sonları, 60’lı yılların başlarında ortaokul öğrenciyken İstanbul içindeki tarihi yerleri görmek için okulca toplu geziler yapıyorduk. Bu sırada bazı vatandaşların, öğrenci kalabalığını görünce “Çocuklar siz leyli misiniz, nehari misiniz?” diye sorularına muhatap oluyorduk. Biz anlamadığımız için yerimize öğretmenlerimiz leyli ya da nehari olduğumuzu söylüyorlardı. Bugün bile leylinin yatılı, neharinin gündüzlü öğrenci anlamına geldiğini bilmeyen çok sayıda insanımız vardır. Yine sözünü ettiğimiz yıllarda postanelerimizde bankların üzerinde (mektup, telgraf, koli, para vb. gönderme anlamında) “Her nevi mürselât” yazan tabelalar vardı. Acaba kaç kişi mürselâtı anlayarak işlem yapıyordu?
Öz Türkçecilik hareketine katılan, destek olan aklı başında bir insan hiçbir zaman Öz Türkçeciliği dilde ırkçılık şeklinde anlamaz. Anlaşılsa da anlaşılmasa da Aslı Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atmak şeklindeki bir politika dilde ırkçılık yapmak demektir. Öz Türkçecilik sürecinde bunu yapanlar da çıkmış, ama bunun çıkmaz yol olduğunu er ya da geç anlamışlardır. Fakat halkın anlamadığı, dilimizde de karşılığı olan yabancı sözcükleri ayıklamak hem bir görev hem de gerekliliktir. Türkçe çok güzel, çok ahenkli karşılığı bulunan kelimelerin ısrarla Osmanlıcasını kullanmak dil bilincinden yoksunluktan başka bir şey değildir.
Bugün dilimizde Arapça, Farsça kökenli Osmanlıca sözlere karşılık özbeöz Türkçe çok değerli, çok ahenkli karşılıklar kullanılmaktadır. En sıradan vatandaş bile onları anlamakta bir güçlük çekmemektedir. Dilde özleşme hareketi sayesinde Türkçenin bugün ulaştığı nokta dil bilinci sahiplerine kıvanç vermektedir. Dilimizin bundan sonra da daha iyi düzeylere erişeceğinden hiç kuşku duymuyoruz.
İsmail ÖZCAN & Eğitimci Yazar