enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
SON DAKİKA
11:38 Savaş Gölgesinde Ramazan Bayramı
07:46 Türkiye’de her yıl yaklaşık bin 500 bebek Down sendromu ile doğuyor
07:43 Hollanda’dan Mektup Var…Dünyanın Kahpeliği: Adalet Güçlüye Var, Zayıfa Yok!
07:26 İran Neden Zayıfladı Ama Yenilmedi?
07:10 Evlilik ve boşanma konutun kaderini değiştiriyor: Hane dönüşümü dönemi
05:10 MHP Genel Başkanı Bahçeli, “Bölgesel fırtınaların ortasında savrulan ülkeler tarih sahnesinde iz bırakmaz”
00:59 İran koridorlarının en stratejik ismi, nükleer dosyaların mimarı Ali Laricani kimdir?
00:41 İstiklal Marşı Siyaseti: Milli Menfaat ve Muhalefet
00:41 ABD Başkanı Trump yönetimi, İran’ı hedef alan saldırılarının şu ana kadar 12 milyar dolara mal olduğunu kaydetti…
00:28 Kürşad Zorlu,”Türkiye güçlü olursa Azerbaycan elbette güçlü olur”
00:28 İzgaz’dan o iddiaya yanıt: Mühürlenen sayacı kullandığı için…
00:08 Made in EU Nedir?
00:02 Turizme savaş darbesi
11:00 ABD Başkanı Trump, İran saldırıları nedeniyle Çin ziyaretini erteledi
10:32 Yarın Hollanda’da yapılacak Belediye Meclisi Seçimlerinde Kime oy Vermeliyiz?
09:50 Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın, “Çanakkale Zaferi eşsiz bir destandır”
23:08 Uluslararası Haber Ajansı Ankara Temsilcisi Gazeteci Veysel Kavrayan’dan Vali Aktaş’a Ziyaret
22:25 ‘İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü’ davasında ‘salon düzeni’ krizi
22:14 MHP Genel Başkanı Bahçeli, “Ankara ile Bağdat ve Şam’ın, Kudüs ile Gazze’nin kaderi aynı ortak paydada birleşmektedir”
22:06 MHP Genel Başkanı Bahçeli, “Ankara ile Bağdat ve Şam’ın, Kudüs ile Gazze’nin kaderi aynı ortak paydada birleşmektedir”.
TÜMÜNÜ GÖSTER →

İran Neden Zayıfladı Ama Yenilmedi?

İran Neden Zayıfladı Ama Yenilmedi?
18 Mart 2026
7
A+
A-

Neticede savaş, sahadaki asimetrinin belirleyici bir siyasi sonuç üretmediği; İran’ın hayatta kalma, misilleme yapma ve maliyetleri uluslararası alana taşıma kapasitesinin çatışmanın koalisyonun başarısı olarak algılanmasını engellediği bir tablo ortaya çıkarmıştır.

UHA /  İnternational News Agency

Murat Yeşiltaş | ORDAFMustafa Caner | Yazar | Kriter Dergi

Prof. Dr. Murat YEŞİLTAŞ           &           Mustafa CANER

ANKARA, 18 MART 2026

Savaşın ilk on iki günü, şu anda çatışmayı tanımlayan bir paradoks ortaya çıkardı. İran, ABD-İsrail ittifakının sürdürdüğü saldırılar sonucunda askeri, altyapı ve liderlik açısından büyük kayıplar yaşadı. Savaş, İran’ın liderlik ve komuta yapısının bazı boyutlarını, hava savunmasını, Deniz Kuvvetlerini, füze altyapısını ve iç güvenlik sistemini zayıflatırken aynı zamanda ciddi bir ekonomik baskı da oluşturdu.

Tamamen askeri operasyonel açıdan bakıldığında ise savaşın başlangıcına kıyasla açıkça daha zayıf bir konumda olmasına rağmen İran’ı zayıflatmak ile bu ülkeyi yenmek temelde farklı çıktılardır. Tahran, siyasi olarak bütünlüğünü korumuş, misilleme kapasitesini muhafaza etmiş ve yoğunluğu azalmasına rağmen sürekli hale gelen füze saldırıları, deniz ulaşımını kesintiye uğratma ve bölgesel gerginliği tırmandırma yoluyla düşmanlarına önemli askeri, ekonomik ve psikolojik maliyetler üretmeye devam etmiştir.

Bu ayrım, savaşın gidişatını anlamak için çok önemlidir. ABD ve İsrail, İran’a zarar vermeyi başarmış ancak bu zararı belirleyici bir operasyonel veya stratejik başarıya dönüştürememiştir. İran’ın nükleer programının sona erdirilmesi, rejimin çöküşü, militan ağının yok edilmesi ve uzun menzilli saldırı yeteneklerinin etkisiz hale getirilmesi gibi maksimalist hedefler halen gerçekleştirilememiştir. Tahran, dayanıklılığını bir tür zafer olarak sunmaya devam etmektedir.

Neticede savaş, sahadaki asimetrinin belirleyici bir siyasi sonuç üretmediği; İran’ın hayatta kalma, misilleme yapma ve maliyetleri uluslararası alana taşıma kapasitesinin çatışmanın koalisyonun başarısı olarak algılanmasını engellediği bir tablo ortaya çıkarmıştır. Öte yandan savaş, devam eden askeri baskının belirleyici sonuçlara dönüşemediği ancak bölgesel ve küresel maliyetleri artıran bir tırmanma tuzağına dönüşmektedir. Bu ortamda Tahran, dayanıklılığı giderek bir koz olarak sunmakta, siyasi ve ekonomik tazminatlar içermeyen bir ateşkesin kabul edilebilir olmasının pek olası olmadığını ima etmektedir.

İran’ın Zayıflamasının Nedenleri

ABD-İsrail ortak saldırısı, Tahran yönetiminin en üst düzey siyasi ve askeri kadrolarını hedef alan bir şok aşamasıyla İran’ı zayıflattı. İlk saldırılarda öncelik; liderliğin tasfiyesi, komuta kontrol sisteminin çökertilmesi ve hava savunmasının etkisiz kılınmasına verildi. Dini lider Ali Hamaney’in ve diğer üst düzey siyasi ve askeri isimlerin öldürülmesi, yalnızca taktiksel bir başarı olarak değil aynı zamanda kurumsal düzeyde anlık bir kargaşaya yol açmak ve Tahran’ı süregelen baskı altında savaş dönemi haleflik süreçleriyle yeniden yapılanmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirildi. Tahran sistemi, bu kayıplara Washington’ın öngördüğünden daha hızlı uyum sağlamış olsa da bu saldırılar, rejimin en üst kademelerinde tutarlılığı, sürekliliği ve karar alma hızını sekteye uğratarak stratejik karar alma sürecinde ciddi bir kırılmaya yol açtı.

Bu operasyon aşamasının ardından saldırı, ilk şok etkisinin ötesine geçerek sistematik bir zayıflatma sürecine girdi. ABD ve İsrail’in hedef aldığı noktalar giderek daha taktik ve operasyonel bir nitelik kazandı: füze rampaları, insansız hava aracı (İHA) altyapısı, savunma sanayii tesisleri, deniz unsurları ve Deniz Kuvvetleri varlıkları, askeri üsler ile iç güvenlik güçleri ve kurumları. Bu dönüşüm önemlidir; zira koalisyonun tek seferlik bir “kafa kesme” (decapitation) mantığından uzaklaşarak İran’ın savaşma, yeniden yapılanma ve iç düzeni sağlama kapasitesini kalıcı biçimde törpülemeye yönelik sürdürülebilir bir strateji izlediğini ortaya koymaktadır.

Sonuç, halen işlevsel olan İran’ın askeri sisteminin çöküşü değil kademeli olarak zayıflamasıdır. İran şu anda bozulmuş bir komuta yapısı, azalmış füze rampası sayısı, zayıflamış hava savunmasıhasar görmüş deniz gücü ve iç düzeni sağlayan kurumlar üzerinde artan baskı ile faaliyet göstermektedir. Bu, İran’ın mutlak mağlubiyeti anlamına gelmez ancak manevra alanını daraltır ve hem askeri hem de kurumsal olarak direnişi sürdürmesinin maliyetini artırır.

İran’ın zayıflamasının ikinci nedeni saldırıların coğrafi genişliğidir. ABD ve İsrail’in ortak harekatı, 2025’teki 12 günlük savaşta olduğu gibi Tahran’la veya bir avuç stratejik saldırıyla sınırlı kalmadı. Aksine harekat ilk günlerden itibaren birçok vilayete yayıldı ve daha sonra ülkenin büyük bir bölümündeki hava üsleri, füze üsleri, sanayi merkezleri, iç güvenlik tesisleri ve kıyı savunma altyapısını da kapsayacak şekilde genişledi. Bu durum ise Tahran’ı yoğunlaşmış bir dizi kritik konum yerine geniş bir savaş alanını savunmaya zorladı.

Harekatın yoğunluğu bu baskıyı daha da artırdı. Savaş, ilk gün zirveye ulaşıp ardından azalmadı. ABD-İsrail koalisyonu, hedef yelpazesini genişletirken günlerce İran hedeflerine defalarca saldırarak sürekli bir saldırı temposu sürdürdü. Bu sürekli baskı, birikimli operasyonel etkiler oluşturuyor: İran birimleri, sürekli bir tehdit altında dağılmak, yer değiştirmek, gizlenmek ve savunma yapmak zorunda kalmakta; bu da tutarlı operasyonlar planlama ve yürütme yeteneklerini azaltmaktadır.

Harekat ayrıca İran’ın ötesine de yayılmıştır. Lübnan’daki Hizbullah altyapısına ve Irak’taki İran destekli ağlara yönelik saldırılar, koalisyonun İran’ın doğrudan misilleme yeteneklerinin yanı sıra yatay tırmanma yeteneklerini de sınırlamaya çalıştığını göstermektedir. Bu daha geniş kapsam, Tahran’ı sadece vatan savunması değil aynı zamanda daha geniş caydırıcılık ağının hayatta kalabilirliği hakkında da düşünmeye zorlayarak üzerindeki yükü artırmaktadır.

Askeri saldırı, giderek daha dar bir çerçeveye oturan ancak stratejik belirsizliğini koruyan siyasi bir söylemle de giderek daha fazla iç içe geçti. Başlangıçta ABD’nin söylemi, İran’ın nükleer programının imhası ve İran’da rejim değişikliği olasılığı da dahil olmak üzere geniş kapsamlı hedeflerle uyumlu görünüyordu. Ancak savaş devam ettikçe, vurgu giderek İran’ın askeri yeteneklerini zayıflatmaya ve İsrail’i, Körfez devletlerini ve ABD’nin bölgesel varlıklarını tehdit etme kabiliyetini azaltmaya kaydı. Bu daralan vurgu, pratik bir ayarlamayı yansıtmaktadır. Çatışma uzadıkça, azami siyasi hedefleri inandırıcı askeri bir çerçevede sürdürmek giderek güçleşmektedir. Bu nedenle Washington’ın tutumu, hızlı bir stratejik çözümden ziyade uzun vadeli zayıflatmayı esas alan bir çizgiye doğru kaymaktadır. Bu durum, daha kapsamlı hedeflerin ortadan kalktığı anlamına gelmez, aksine uygulanabilir hedeflerin daha operasyonel bir hal aldığını ve açıkça dönüştürücü bir nitelik taşımaktan uzaklaştığını gösterir. Siyasi söylem, operasyonel gerçeklerle nihayetinde örtüşmek zorunda kalmıştır.

Öte yandan belirsizlik, ABD’nin mesajlarının merkezinde yer almaya devam etmektedir. Washington, hangi sonucun başarı sayılacağını açıkça tanımlamamış; süregelen baskıdan müzakere yoluyla gerilimin azaltılmasına, oradan ani bir zafer ilanı ve çekilmeye kadar uzanan geniş bir yelpazede birden fazla olasılığı açık bırakmıştır. Bu belirsizlik, esnekliği korurken Tahran’ın askeri planlamasını da güçleştirmekte ve koalisyonun resmi bir strateji revizyonuna gitmeksizin savaş hedeflerini yeniden şekillendirmesine olanak tanımaktadır. Bu açıdan söylem, saldırının bizzat bir parçasıdır: Tahran’ı tedirginlikte tutarken azami söylemden daha sınırlı ama yine de belirleyici bir zayıflatma stratejisine geçişin siyasi maliyetini de düşürmektedir.

İran’ın Kaybetmemesinin Nedenleri

İran, savaş nedeniyle zayıflasa da savaşı kaybetmiş değildir. ABD ve İsrail; askeri kapasite, altyapı ve liderlik kadrosu bakımından İran’a ciddi hasar vermeyi başardı. Ancak bir savaşın sonucu, yalnızca bir devlete verilen yıkımın boyutuyla ölçülemez; asıl belirleyici unsur, saldırgan koalisyonun stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşamadığıdır. Bu bağlamda askeri harekatın temel amaçları sadece cezalandırıcı nitelikte değildir: Asıl hedef İran’ın caydırıcılık kabiliyetini kırmak, rejimin iç kontrolünü zayıflatmak, siyasi çözülmeyi tetiklemek ve nihayetinde Tahran’ı stratejik bir teslimiyete zorlamaktır. Bu hedeflerin hiçbirine henüz ulaşılamadı. İran ağır darbeler almasına rağmen siyasi varlığını sürdürmeye, askeri misilleme kapasitesini korumaya ve rakiplerine artan bölgesel ve uluslararası maliyetler yüklemeye devam etmektedir. Dolayısıyla İran zayıflamış olabilir ancak yenilmiş değildir.

Her şeyden evvel İran rejimi çökmedi. Savaş öncesinde Washington ile Tahran arasındaki diplomatik müzakereler, ABD’nin üç temel talebi üzerinde yoğunlaşmıştı: uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulması, İran’ın balistik füze programına ciddi kısıtlamalar getirilmesi ve bölgesel vekil güç ağlarına verilen desteğin sonlandırılması. Ancak çatışma doğrudan bir askeri hesaplaşmaya dönüştüğünde; bu hedeflere, mevcut siyasi düzeni sarsmadan yalnızca hava gücüyle ulaşılamayacağı anlaşıldı. Bu bağlamda rejim değişikliği, savaşın stratejik hedefi olarak ortaya çıktı. Buna rağmen bir liderlik boşluğu oluşturma girişimi sistematik bir çöküşle sonuçlanmadı. Hamaney’in öldürülmesinin kurumsal bir felce ve elitler arasında parçalanmaya yol açması öngörülüyordu; fakat Uzmanlar Meclisi hızla harekete geçerek Mücteba Hamaney’i yeni dini lider olarak tayin etti, böylece rejim liderliğinin sürekliliği muhafaza edildi.

Ancak bu süreklilik, beraberinde stratejik bir dönüm noktasını da getirmiştir. Ali Hamaney, nükleer silahları İslam’a aykırı bulan dini yaklaşımıyla, nükleer programdaki itidalli tutumu uzun süre korumuştur. Oysa Mücteba Hamaney, babasının bu açık nükleer taahhüdünü benimsemeyebilir. Dolayısıyla bu halefiyet, rejimin çöküşünü engellemiş olmasının yanında Tahran’ın nükleer programındaki belirsizliği korumuş, hatta daha da derinleştirmiştir.

Öte yandan savaş sürecine dair bir başka beklenti de boşa çıkmıştır: Yoğun hava saldırılarının, özellikle düzenli ordu (Arteş) ile Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) arasında bir çatışmayı tetikleyerek askeri bir bölünme meydana getireceği varsayımı gerçekleşmemiştir. Beklenen askeri darbe dinamiği ortaya çıkmamış; aksine savaş, DMO’nun sistem içindeki merkezi konumunu daha da perçinlemiştir. DMO bu süreçte siyasi güç kaybetmek bir yana, savaş öncesine göre çok daha etkili bir aktör haline gelerek rejimin temel stratejik ağırlık merkezi olma rolünü pekiştirmiştir. Nihayetinde ortaya çıkan tablo rejimin çöküşü değil savaş baskısı altında kendini hızla adapte etmesidir.

İkinci husus ise İran toplumunun, Washington’ın öngördüğü şekilde rejime sırt çevirmemesi olmuştur. ABD-İsrail stratejisinin temel varsayımlarından biri; dış askeri baskının lider kadrosunun tasfiyesiyle birleşmesi durumunda iç karışıklığın tetikleneceği ve toplumsal hoşnutsuzluğun rejimi tehdit eden bir harekete dönüşeceği yönündeydi. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi. Hamaney’in ölümü devlete karşı bir halk ayaklanmasını tetiklemek yerine; kitlesel yas törenlerine, ABD ve İsrail karşıtı gösterilere ve milliyetçi duyguların gözle görülür biçimde pekişmesine yol açtı. İlan edilen kırk günlük ulusal yas ve ardından düzenlenen gece yürüyüşleri, rejimin çöküşünü değil dış saldırı altındaki toplumsal kenetlenmeyi yansıtmıştır. İran toplumunun kendi içindeki şikayetleri ne düzeyde olursa olsun, savaş bu tepkileri rejim karşıtı bir siyasi dalgaya dönüştürememiştir. Mevcut durumda toplumsal dinamikler, rejimin çöküşünden ziyade ayakta kalmasına hizmet etmektedir.

Üçüncü olarak İran, ciddi bir güç kaybına uğramış olsa da saldırı dalgalarını sürdürme ve çatışmayı “yatay tırmanma” stratejisiyle genişletme kabiliyetini korumaktadır. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) verileri ve Başkan Donald Trump’ın açıklamaları; füze ve İHA üretim tesisleri, DMO altyapısı, deniz unsurları, hava üsleri ve savunma sistemleri dahil olmak üzere İran genelinde binlerce hedefin vurulduğunu teyit etmektedir. Bu saldırılar İran’ın kapasitesini şüphesiz zayıflatmıştır. Ancak kapasite kaybı, stratejik olarak saf dışı kalmakla aynı şey değildir. Tahran, misillemelerini sürdürmekle kalmayıp savaş alanını da genişletmektedir. Tepkisini İsrail ile doğrudan ikili çatışmayla sınırlamayan İran; bölgedeki Amerikan mevzilerini hedef alarak, Körfez altyapısını tehdit ederek ve deniz güvenliğini sekteye uğratarak daha geniş bir yayılma stratejisi izlemiştir. Dahası Hizbullah’ın operasyonlarını yoğunlaştırması ve Iraklı milislerin Bağdat’taki ABD temsilciliklerine yönelik koordineli saldırıları, bölgesel güvenlik ortamının bütünüyle bozulduğunu göstermektedir. Bu tablo, İran’ın kendi sınırları ötesinde savaşın maliyetini artıracak operasyonel kabiliyete halen sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Rakiplerine bu denli yüksek maliyetler yükleyebilen bir devlet, stratejik açıdan henüz “yenilmiş” sayılmamaktadır.

Dördüncü olarak savaşın artan bölgesel ve uluslararası maliyetleri, İran’ın lehine işleyen bir eğilime dönüşmektedir. Tahran’ın stratejik mantığı, konvansiyonel askeri güç bakımından ABD veya İsrail’i geride bırakmaya değil; savaşın sürdürülmesini tüm taraflar için katlanılamaz derecede maliyetli hale getirmeye dayanmaktadır. Basra Körfezi’nin bu denli kritik bir sahaya dönüşmesinin temel nedeni de budur. Enerji ve su altyapılarına yönelik misilleme modelleri, özellikle Tahran’daki petrol tesisleri ve Keşm Adası’na yapılan saldırıların ardından gelen karşı hamleler, İran’ın kendi kritik altyapısı hedef alındığında simetrik karşılık verme kararlılığını açıkça ortaya koymaktadır. Hayfa ve Bahreyn’deki BAPCO rafinerileri ile su arıtma tesislerine yönelik tehditler, savaşın artık dar bir askeri çerçeveyle sınırlı kalmadığını kanıtlamaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması riski, tanker güvenliğinin sarsılması ve tekrarlanan deniz saldırıları; çatışmayı küresel bir ekonomik krize dönüştürmüştür. Petrol fiyatlarındaki sıçrama ve nakliye rotalarındaki aksaklıklar, savaş uzadıkça ekonomik faturanın Körfez’den başlayarak küresel sisteme yayılacağını göstermektedir. Bu tablo, tam da İran’ın hedeflediği asimetrik baskı mekanizmasının bir sonucudur.

Beşinci olarak İran’da bir iç savaş ya da kapsamlı bir iç çatışma ihtimaline işaret eden ikna edici herhangi bir belirti henüz görülmemektedir. Washington’ın tepeden uygulanan askeri baskının, toplumun derinlerinde yatan siyasi ve sosyal fay hatlarını tetikleyerek bir iç bölünme meydana getireceğini umduğu anlaşılmaktadır. Ancak iç savaş dinamiklerini harekete geçirme çabaları şu ana kadar sonuçsuz kalmıştır. Rejime karşı kayda değer bir silahlı ayrışma ortaya çıkmamış, herhangi bir toprak bütünlüğüne tehlike arz eden durum yaşanmamış ve devlete karşı sürdürülebilir bir iç cephe açılmamıştır.

Zaman zaman Tahran üzerinde bir baskı unsuru olarak değerlendirilen “Kürt faktörü” dahi sahada İran askeri unsurlarına karşı ciddi bir taktiksel tehdide dönüşmemiştir. PDKİ, PAK, Komala ve PKK terör örgütünün İran kolu PJAK gibi örgütlerin adları; potansiyel sınır ötesi hareketlilikler ve ABD ile yapılan istişarelerle ilgili haberlerde sıkça geçse de bu durum fiili bir sonuca ulaşmamış, somut bir askeri cepheye dönüşmemiştir. Bazı Kürt gruplar, ABD öncülüğünde kapsamlı bir kara harekatı başlatılmadığı sürece yakın vadede bir saldırı planlamadıklarını belirtirken; çeşitli kaynaklar, ABD istihbaratının bu grupların İran güvenlik güçlerine karşı sürdürülebilir bir çatışma yürütecek sayısal yeterlilik ve ateş gücüne sahip olup olmadığını sorguladığını aktarmıştır.

Savaş, iç çatışma odaklarını çoğaltmak yerine, şu ana kadar rejimin “dış kuşatma altında olduğu” yönündeki anlatısını daha da pekiştirmiştir. Bu durum kritik bir husustur. Zira rejim değişikliğini amaçlayan savaşların stratejik açıdan nihai sonuca ulaşabilmesi, genellikle iç siyasi bölünmenin mevcudiyetine bağlıdır. İran örneğinde ise bu tür bir kırılma henüz müşahede edilmemiştir. Dolayısıyla iç savaş dinamiklerinin yokluğu, koalisyonun daha geniş kapsamlı siyasi stratejisinin henüz hedefine ulaşamadığının en net göstergelerinden biridir.

Altıncı olarak savaşın ekonomik maliyeti giderek artmakta, ancak bu durum otomatik olarak İran’ın yenilgisiyle sonuçlanacak bir nitelik taşımamaktadır. İran; bombardımanlar, yaptırım baskısı ve altyapı kayıpları nedeniyle kuşkusuz ağır ekonomik sınamalardan geçmektedir. Fakat çatışmanın ekonomik yükü İran sınırları içerisinde hapsolmak yerine, bölgesel ve küresel ölçeklerde yayılmaktadır. Deniz ticaretindeki aksaklıklar, petrol piyasalarındaki oynaklık, tırmanan sigorta ve nakliye maliyetleri ile Körfez ekonomilerinin artan kırılganlığı; savaşın çok daha geniş bir coğrafyada ekonomik tahribata yol açtığının kanıtıdır. Bu durum, Tahran’ın savaş stratejisinin temelini oluşturmaktadır. İran’ın stratejik bekası için mutlak bir ekonomik istikrara sahip olması gerekmemekte, aksine hasımlarının da artan ekonomik ve siyasi bedellerle yüzleşmesini sağlaması yeterli olmaktadır. Savaş; enflasyon şokları, enerji güvensizliği ve bölgesel ticari kesintiler üretmeye devam ettiği müddetçe Tahran, koalisyonun tek taraflı bir sonuç elde etmekte başarısız olduğunu savunabilecektir. Savaşın küresel ekonomiye toplam maliyetine dair henüz resmi ve kesin bir veri bulunmasa da mevcut göstergeler, çok katmanlı bir ekonomik şokun yaşandığına işaret etmektedir.

Bu çerçevede savaş, paradoksal bir aşamaya ulaşmıştır. İran ciddi şekilde sarsılmış olsa da ABD ve İsrail bu hasarı henüz stratejik bir zafere dönüştürememiştir. Rejim halen ayaktadır; toplum rejime karşı topyekün bir tavır almamış, saldırı ve yatay tırmanma kapasitesi kısmen korunmuş, beklenen iç savaş çıkmamış, çatışmanın bölgesel ve küresel maliyetleri artmaya devam etmiştir. Dolayısıyla İran, geleneksel anlamda savaşı henüz ne kazanmış ne de kaybetmiştir. Hayatta kalmayı sürdürmekte, misilleme yapmakta ve savaşın maliyetlerini, hasımlarının hedeflerine ulaşma hızından daha yüksek bir ivmeyle bölgeye yaymaktadır. Bu nedenle mevcut durumun en isabetli özeti şudur: İran zayıflamış ancak yenilgiye uğramamıştır.

Tırmanma Tuzağından Çıkış Yolu

Çatışmanın bir sonraki aşamasının yalnızca İran içindeki olaylara bağlı olması olası değildir. Bunun yerine savaşın gidişatı, tırmanışın bölge genelinde yatay olarak devam edip etmeyeceğine bağlı olacaktır. İran’ın askeri yetenekleri zayıflamakla birlikte stratejik tepkisi, askeri dengeleri doğrudan tersine çevirmekten ziyade, savaşın coğrafyasını, kapsamını ve ekonomik sonuçlarını genişletmeye giderek daha fazla dayanmaktadır. Bu dinamik, çatışmanın gelecekteki aşamasının İran’daki savaş alanı sonuçlarından çok, daha geniş bölgesel ortamdaki gelişmeler tarafından şekillenebileceğini göstermektedir.

Olası bir tırmanma senaryosu, ek bir bölgesel aktörün devreye girmesini içermektedir. Hizbullah, İsrail’in öngördüğünden daha fazla operasyonel direnç sergilemiş, roket saldırılarını sürdürmüş ve saldırı unsurlarını İran’ın saldırılarıyla koordine etmiştir. İsrail’in Lübnan’daki misilleme saldırıları hasara yol açmış olsa da Hizbullah, İsrail’in kuzey cephesine sürekli baskı uygulayabilme kapasitesini korumaktadır. Aynı zamanda Husi milisleri, Tahran’ın henüz tam olarak kullanmadığı bir tırmanma basamağını temsil etmektedir. Daha doğrudan harekete geçirilmeleri halinde, Husi operasyonları Kızıldeniz ve Babülmendep koridorundaki deniz yollarını tehdit edebilir, bu da Süveyş Kanalı’na erişimi zorlaştırabilir ve çatışmanın deniz boyutunu genişletebilir.

Coğrafi açıdan bakıldığında, bu çatışma Körfez’deki güvenlik ortamının kırılganlığını giderek daha fazla ortaya koymaktadır. İran’ın enerji altyapısı, deniz ticaret yolları ve bölgesel radar sistemlerine yönelik füze ve İHA saldırıları, yüksek önleme oranlarını koruyan Körfez savunma sistemlerini kesin bir şekilde aşamamıştır. Bununla birlikte saldırıların boyutu, Körfez ülkelerinin on yıllardır sürdürdükleri ve yararlandıkları stratejik korunaklılık hissini sarsmıştır. Bu durumun kalıcı olduğu varsayılmamalıdır. İran saldırıları daha da yoğunlaşırsa veya daha büyük ölçekli hasara yol açmaya başlarsa, Körfez ülkeleri pasif savunmanın artık yeterli olmadığı sonucuna varabilir ve doğrudan askeri müdahaleye yönelebilir. Mevcut savaş, Körfez altyapısına büyük bir hasar vermeden sona erse bile, bölgesel füze savunma ağlarını ve deniz güvenliği koordinasyonunu güçlendirmek, ayrıca gelecekteki krizlerde İran’ın küresel enerji akışlarını tehdit etme kapasitesini sınırlandırmak için tasarlanmış daha geniş caydırıcılık çerçevelerine yönelik yeni çabaları tetikleyebilir.

Körfez cephesi bu dinamiği özellikle net bir şekilde ortaya koymaktadır. Modern Körfez güvenlik sisteminin kurulmasından bu yana ve muhtemelen 1990-1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana ilk kez, Arap Yarımadası’ndaki monarşiler altyapıları, ekonomik sistemleri ve toprak güvenliğine yönelik sürekli doğrudan askeri tehditlerle karşı karşıya gelmiştir. Çatışma, İran’ın temel rejim yapıları bozulmadan, bölgeye yönelik ekonomik ve güvenlik baskı uygulama kabiliyetleri korunarak sona ererse, Tahran bir tür stratejik hayatta kalma iddiasında bulunabilir. Dahası Körfez devletleri, ABD’nin başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak rolünü yeniden değerlendirebilir ve kapsamlı savunma yatırımları, beklenen koruma düzeyini sağlamaya yetmezse alternatif düzenlemeleri araştırmayı düşünebilir. Tersine savaş daha güçlü bir bölgesel güvenlik entegrasyonuna ve İran’ın enerji akışlarını ve bölgesel istikrarı tehdit etme kabiliyetinde kalıcı bir zayıflamaya yol açarsa, ABD ve İsrail nihayetinde askeri üstünlüklerini daha uzun vadeli stratejik kazançlara dönüştürebilir.

Tırmanma tuzağından çıkış yolu ise yeni bir misilleme turu değil savaşın artık net kazananlar ortaya çıkarmadığı ve bunun yerine bölgesel ve uluslararası maliyetleri artırdığı gerçeğinin kabul edilmesidir. Körfez’in giderek daha savunmasız kalması, deniz güvenliğinin azalması ve petrol piyasalarının baskı altına girmesi; ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya gibi aktörlerin gerilimin azaltılması çağrısında bulunması halinde ise çatışmayı tırmandırmayı sürdürmenin, stratejik kazançtan ziyade toplu kayıplara yol açma riski taşıdığı bir aşamaya girilmiş olacaktır. İran’ı zayıflatmak, geride parçalanmış ama daha tehlikeli bir bölge bırakıyorsa, ABD-İsrail zaferi söz konusu değildir. Benzer şekilde İran’ın kaybetmemesi, hayatta kalmanın uzun vadeli ekonomik ve jeopolitik yıpranmayla gelmesi durumunda bu, Tahran için de bir zafer olmayacaktır. Tüm taraflar için asıl stratejik zorluk ise artık savaşın bir sonraki aşamasını nasıl domine edecekleri değil karşılıklı tırmanış karşılıklı başarısızlığa dönüşmeden önce nasıl bir çıkış yolu inşa edecekleridir.

Tazminatsız Ateşkes Mümkün mü?

Bir nokta giderek daha net hale gelmiştir: Mevcut tırmanma tuzağı Washington tarafından yönetilmemektedir. Aksine Trump yönetimi bu tuzak tarafından giderek daha fazla kısıtlanıyor gibi görünmektedir. Deniz güvenliğinin tehlikeye girmesi, artan küresel ekonomik maliyetler, finansal piyasalardaki aksaklıklar, yerine getirilemeyen siyasi hedeflerin oluşturduğu baskı ve ABD içindeki –savaşla ilişkili iç siyasi maliyetler dahil olmak üzere– bir dizi faktör bu dinamiklere katkıda bulunuyor. Tahran, tırmanma döngüsü içindeki Washington’ın kısıtlı konumunu fark ederek, stratejik inisiyatifin kendisinde olduğunu göstermeye ve bu nedenle barış şartlarını dayatmaya çalışıyor.

İran liderliği, uzun süreli bir savaşa hazır olduğunu ve talepleri ABD tarafından karşılanana kadar çatışmaları sürdürmeye istekli olduğunu belirtmiştir. Bu talepler arasında savaş sırasında meydana gelen hasarların tazmin edilmesi, ABD ve İsrail saldırılarının tamamen durdurulması ve gelecekte benzer saldırıları önlemek için güvenilir garanti mekanizmalarının oluşturulması yer almaktadır. Bazı İranlı isimler, hasar gören altyapıyı onarmak ve yeniden inşa etmek için uluslararası bir yeniden inşa fonu kurulmasını talep edecek bir noktaya gelmiştir. Trump’ın giderek daha kısıtlı hale gelen konumunun sonunda onu taviz vermeye zorlayacağını hesaplayan Tahran, kasıtlı olarak el yükseltmiştir.

8 Mart’ta İran’ın yeni dini lideri olarak seçilen Mücteba Hamaney, 12 Mart’ta yayımladığı ilk yazılı açıklamasında bu tavizsiz tutumu teyit etti. Açıklamaya göre Hürmüz Boğazı kapalı kalacak. Dolayısıyla İran, deniz güvenliği ve küresel enerji arzı açısından stratejik maliyetler üretmeye devam etmeyi planlıyor. İran ayrıca Körfez’deki Amerikan üslerini hedef almaya devam edecek. Körfez üzerindeki baskı devam ettikçe, bölgedeki Amerikan askeri varlığı hem kayıp riski hem de sürekli operasyonel baskıyla karşı karşıya bulunacak. Mevcut savunma hatları korunacak ve gerekirse yeni cepheler açılabilir. Bu yaklaşımla Mücteba Hamaney, çatışmanın yatay yayılmasını sadece korumakla kalmayıp genişletmeyi de amaçlıyor gibi görünüyor.

Ayrıca Mücteba Hamaney genellikle “direniş ekseni” olarak anılan İran’ın bölgesel ortaklarının Tahran’a desteğini sürdüreceğini açıkladı. Buna ek olarak savaş sırasında uğranan zararları telafi etmek için gerekirse yabancıların varlıklarına el koyulması gibi önlemleri değerlendirebileceklerini de belirtti. Son olarak İran devleti ile toplum arasındaki birliği vurgulayarak ABD-İsrail blokunun elde ettiği taktiksel başarılara rağmen, çatışmanın stratejik gidişatının İran lehine olduğu mesajını vermeyi amaçladı.

Mücteba Hamaney’in seçilmesi, kafa kesme stratejisinin başarıya ulaşamayacağını gösteren, ABD-İsrail koalisyonuna yönelik siyasi bir mesaj niteliğindeydi. İran sistemi çökmedi; zayıflamış olsa da ayakta kaldı. Ancak Tahran, şimdi Washington’a karşı tırmanma tuzağını kullanarak bu zayıflığı stratejik bir avantaja dönüştürme konusunda kararlı görünüyor. İran’ın askeri kayıpları, askeri-siyasi stratejisinin temelden gözden geçirilmesini gerektirecek bir eşiği henüz aşmadı. Yeni dini lider, sistemin sağlam kaldığını ve direnişin süreceğini vurguladı.

Buna göre İran’ın On İki Gün Savaşı’nda olduğu gibi basit bir ateşkesi kabul etmesi olası değildir. Tahran bunun yerine daha güçlü bir caydırıcılık duruşu oluşturmaya çalışmaktadır. Bu stratejinin bir parçası olarak da sürekli tırmanışın nihayetinde kendi lehine işleyeceği öncülüne dayanan çok katmanlı yaklaşımının sonuçlarını araçsallaştırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle çatışmanın gelecekteki gidişatı, salt askeri gelişmelerden çok, savaşın siyasi ve ekonomik etkilerini sınırlama çabaları tarafından şekillenebilir. Bununla birlikte bir başka olası senaryo ise ABD ve İsrail’in tırmanma tuzağından kurtulmak için çok daha yoğun askeri operasyonları tercih etmeleri olacaktır.

[Katkıda Bulunanlar: Mehmet Salah Devrimİsmet Horasanlı]

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.