Yıkımın Ardından Hatay’da Hem Depremzede Hem Şehir Plancısı Olmak
* 6 Şubat depremlerinin ardından üç yıl geçti. Ben de yıkılmış olan memleketim Hatay’da depremzede ve şehir plancısı kimliklerim arasında sıkışıp kaldım.
* İşte detay!
UHA / İnternational News Agency
Yazar* Dr. Öğr. Üyesi Zehra GÜNGÖRDÜ
HATAY, 07 ŞUBAT 2026 –”Asrın Felaketi” Kahramanmaraş merkezli depremle ilgili, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Zehra GÜNGÖRDÜ Toplum Çalışmaları Enstitüsü için ‘Yıkımın Ardından Hatay’da Hem Depremzede Hem Şehir Plancısı Olmak‘ başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Dr. Öğr. Üyesi Zehra GÜNGÖRDÜ Toplum Çalışmaları Enstitüsü için kaleme aldığı ‘Yıkımın Ardından Hatay’da Hem Depremzede Hem Şehir Plancısı Olmak‘ başlıklı yazısına şöyle devam etti:
![]()
6 Şubat depremlerinin ardından üç yıl geçti. Ben de yıkılmış olan memleketim Hatay’da depremzede ve şehir plancısı kimliklerim arasında sıkışıp kaldım. Bazı kimlikler vardır ki insan onları seçmez; yaşanır, içine düşülür, zorla öğrenilir. Depremzede olmak da böyledir. Şehir plancısı olmak ise uzun bir akademik yolculuğun, düşünsel emeğin ve etik sorumluluğun sonucudur. 6 Şubat 2023’ten sonra benim hayatımda bu iki kimlik birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçti. Artık yalnızca afeti düşünen bir şehir plancısı değilim; afetin içinde kalmış, enkazın tozunu solumuş, kayıplarla yaşamayı öğrenmeye çalışmış, depremde hala kredisini ödediği evinin tapusunu bile kaybetmiş depremzede şehir plancısıyım.
Bu ikili durum, dışarıdan bakıldığında güçlü bir perspektif gibi görülebilir: “Hem yaşıyor hem çalışıyor.” Oysa içeriden bakıldığında bu, sürekli bir zihinsel ve duygusal gerilim halidir. Akademik bilgi ile yaşanmış travma arasında sıkışmak, bazen bir cümle kurmayı bile zorlaştırır. Planlama literatüründe “dirençlilik”, “afete duyarlı planlama”, “risk azaltımı”, “mekânsal adalet” gibi kavramları yıllarca anlattım, düşündüm, tartıştım. Fakat Hatay’ın sokaklarında yürürken, o kavramların çoğu artık soyut değil; acının, kaybın ve boşluğun somut karşılıklarına dönüşmüş durumda.
Deprem öncesinde şehir plancılığı benim için ağırlıklı olarak analitik bir disiplindi: veriler, haritalar, plan kararları, mevzuat, stratejiler… Elbette toplumsal boyutunun farkındaydım; bu nedenle sivil toplum kimliğimle sahada çözüm üretmeye çalıştığım pek çok konu vardı. Ancak afetin bizzat öznesi olmak, bilgiyi dönüştürüyor. Artık bir bina sadece yapı stoğu değil; içinde bir hayatın donup kaldığı bir mekân. Artık bir mahalle sadece kentsel doku değil; hatıraların, ilişkilerin ve kayıpların katman katman biriktiği bir bellek alanı.
Depremden sonra şehirle kurduğum ilişki kökten değişti. Planlama disiplininin bize öğrettiği “yerle bağ” kavramı, benim için artık akademik bir terim değil; gündelik bir gerçeklik. Uzun Çarşı’dan geçerken, Asi Nehri’ne bakarken, üniversite kampüsünde yürürken her köşe hem bir veri noktası hem de kişisel bir hafıza kırıntısı taşıyor. Bu durum, akademik üretimi de dönüştürüyor. Yazdığım her cümlede, yaptığım her analizde artık şu soru dolaşıyor zihnimde: “Ben bunu gerçekten yaşayan biri olarak söylüyorum mu, yoksa sadece mesleki bir refleks mi?”
Depremzede olmak, şehir plancısı olarak taşıdığım etik sorumluluğu daha da ağırlaştırdı. Çünkü artık planlama yalnızca teknik bir mesele değil, vicdani bir meseledir benim için. Deprem sonrası kentin geleceğine dair gerek merkezi yönetim gerek yerel yönetim tarafından alınan kararların her birinin akademik eleştiri ya da beğeni konusu olmanın ötesinde, doğrudan hayatıma dokunan meseleler olması…Bu yüzden susmak daha zor, konuşmak ise daha bedelli hale geldi. Bilim insanı olarak mesafeyi korumam bekleniyor; ama depremzede olarak o mesafe çoğu zaman mümkün değil.
Bazen de tersine bir suçluluk duygusu beliriyor: “Ben hayattayım, çalışabiliyorum, yazabiliyorum.” Bu cümle bile başlı başına ağır bir yük taşıyor. Çünkü çevremde yaşamı tamamen altüst olmuş insanlar varken, akademik üretime devam etmek kimi zaman anlamsız geliyor. Fakat sonra şunu fark ediyorum: Belki de tam da bu yüzden üretmeye devam etmek zorundayım. Çünkü yaşadığım şehre, kaybettiklerimize ve kalanlara karşı bir borcum var. Planlama bilgisi, ancak yaşanmışlıkla birleştiğinde gerçek anlamını buluyor.
“Hem depremzede hem şehir plancısı olmak” bana şunu öğretti: Kent yalnızca binalardan, yollardan, plan notlarından ibaret değildir. Kent; acının, dayanışmanın, sessizliğin, direncin ve yeniden kurma iradesinin iç içe geçtiği canlı bir organizmadır. Ve şehir plancısının görevi, bu organizmayı sadece teknik olarak değil, insani olarak da anlamaya çalışmaktır. Bugün artık derslerimde yalnızca kuram anlatmıyorum; deneyimi, tanıklığı ve kırılganlığı da paylaşıyorum. Öğrencilerime “şehir plancılığı bir meslek değil, bir vicdan meselesidir” dediğimde, bunun ne kadar gerçek olduğunu bizzat yaşayarak biliyorum.
Belki de bu ikili kimliğin en zor yanı, umutla gerçekçilik arasındaki ince çizgide yürümek. Çünkü şehir plancısı olarak geleceğe dair senaryolar üretmek zorundayım; ama depremzede olarak o geleceğin ne kadar kırılgan olduğunu da biliyorum. Yine de bütün bu zorluğa rağmen şuna inanıyorum: Eğer bir kent yeniden kurulacaksa, bunu en doğru şekilde yapabilmek için en çok sözü olması gereken kişiler, o kenti yaşamış olanlardır. Benim sözüm, bu yüzden hem mesleki bir görüş hem de kişisel bir tanıklıktır.
Hem depremzede hem şehir plancısı olmak kolay değil. Ama belki de Hatay gibi bir şehirde, bu iki kimliğin birlikte var olması bir zorunluluk. Çünkü bu kentin yeniden ayağa kalkması, yalnızca binalarla değil; hafızayla, adaletle, etikle ve aidiyetle mümkün olacak. Ve ben, bütün kırılganlığıma rağmen, bu sürecin bir parçası olmaya devam edeceğim.
Bu deneyim bana bir başka gerçeği daha öğretti: Afet sonrası yeniden yapılanma süreçleri çoğu zaman yalnızca fiziksel bir inşa faaliyeti olarak ele alınıyor. Oysa asıl mesele, hayatın yeniden kurulmasıdır. Konteyner kentlerde insanların geçirdikleri günler, geçici çözümlerin nasıl kalıcılaşabildiğini gösterdi bana. “Geçici” denilen mekânların zamanla insanların tek gerçekliği haline geldiğine tanık oldum. Çocukların konteyner aralıklarında oyun kurması, yaşlıların plastik sandalyelerde uzun sessizliklere gömülmesi, gençlerin aidiyet duygusunu yitirmiş bakışları… Bunların hiçbiri bir plan raporunda satır aralarında geçmez. Ama kent dediğimiz şey tam da bu görünmeyen deneyimlerden oluşur.
Şehir plancısı olarak yıllardır savunduğum katılımcılık ilkesi, deprem sonrası süreçte en fazla ihmal edilen başlıklardan biri oldu. İnsanlara ne istediklerini, nerede yaşamak istediklerini, nasıl bir mahalle hayal ettiklerini sormadan alınan kararlar; yalnızca mekânsal değil, psikolojik kopuşları da derinleştirdi. Oysa bir kent, sakinlerinin rızası ve katılımı olmadan yeniden kurulamaz. Bu nedenle artık katılımcılığı bir yöntem değil, bir etik zorunluluk olarak görüyorum. Depremzede olmak, bana bu zorunluluğun teorik değil yaşamsal bir mesele olduğunu gösterdi.
Bu süreç aynı zamanda şehir plancılığı mesleğine dair eleştirel bir bakış geliştirmeme de yol açtı. Planlama sisteminin merkeziyetçi yapısı, yerel bilgiye kulak vermeyen karar alma mekanizmaları, teknik uzmanlığın insanî boyutun önüne geçmesi… Tüm bunlar deprem sonrası Hatay bağlamında çok daha görünür hale geldi. Bir şehir plancısı olarak mesleğime duyduğum bağlılık azalmadı; aksine daha da güçlendi. Ancak bu bağlılık artık körü körüne bir aidiyet değil, sorgulayan ve dönüştürmeye çalışan bir sorumluluk biçimine dönüştü.
Bazen düşünüyorum: Eğer bu depremi yaşamamış olsaydım, şehir plancılığına bakışım bu kadar derinleşir miydi? Muhtemelen hayır. Çünkü bazı bilgiler ancak yaşanarak öğreniliyor. Travmanın bilgisi, kitaplardan değil hayattan ediniliyor. Ve bu bilgi, insanı hem kırılganlaştırıyor hem de daha duyarlı bir profesyonel haline getiriyor. Artık bir plan paftasına baktığımda sadece fonksiyon dağılımı görmüyorum; orada yaşayacak insanların gündelik hayatlarını, korkularını, umutlarını hayal ediyorum.
Belki de bu süreçte en çok değişen şey, “uzmanlık” kavrayışım oldu. Önceden uzmanlık, teknik bilgiye hâkim olmak, mevzuatı bilmek, analiz yapabilmekti. Şimdi ise uzmanlık, aynı zamanda dinleyebilmek, anlayabilmek, susabilmek ve bazen yalnızca tanıklık edebilmek demek. Deprem bana, planlamanın yalnızca çözüm üretme değil, aynı zamanda acıya eşlik etme meselesi olduğunu öğretti. Bu yüzden artık kendimi sadece bir şehir plancısı olarak değil; yaşadığı kentin yarasını taşıyan, o yaranın kapanması için söz söylemeye çalışan bir insan olarak görüyorum.
Bu yeni uzmanlık hali, beni daha yavaş ama daha dikkatli bir insan haline getirdi. Artık hızlı çözümlerden, büyük iddialardan ve parlak projelerden çok; küçük ama anlamlı müdahalelere inanıyorum. Bir mahallenin hafızasını koruyabilmek, bir insanın sesinin gerçekten duyulmasını sağlayabilmek, bir çocuğun yeniden sokakta güvenle oynayabilmesine katkı sunabilmek… Bunlar benim için mesleki başarının en gerçek ölçütleri haline geldi. Çünkü öğrendim ki kentler yalnızca büyük planlarla değil, insan ölçeğinde kurulan güven ilişkileriyle iyileşiyor. Ve ben, bu iyileşmenin parçası olmayı, sahip olunabilecek en ağır ama en anlamlı sorumluluklardan biri olarak görüyorum.
Ve bitirirken ağır yaralı bir kentin içinde yürürken hâlâ umut kurabiliyorsam, hâlâ söz söyleme ihtiyacı hissediyorsam, hâlâ planlamanın dönüştürücü gücüne inanıyorsam… belki de bu, kaybettiklerimize karşı gösterebildiğim en dürüst sadakat biçimidir. Ben burada kalmaya, tanıklık etmeye ve bu kentin yeniden ayağa kalkma hikâyesine kendi payıma düşen cümlelerle eşlik etmeye devam edeceğim.
***
Zehra Güngördü, lisans eğitimini 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden mezun olarak tamamlamıştır. 2016 yılında Mersin Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde “Kentsel Kimlik Değişiminin İşlevsel Olarak Değerlendirilmesi: Antakya Uzun Çarşı (Geleneksel Çarşı) Örneği” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlamıştır. 2021 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde “Zorunlu İç ve Dış Göçle Gelen Nüfusun Kentsel Yaşam Deneyimleri ve Adaptasyon Süreç Analizinde Kapsayıcı Kent Modeli: Hatay Örneği” başlıklı teziyle doktorasını tamamlamıştır. 2014 yılından beri Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde çalışmaktadır. Uzmanlık alanları, kentsel kimlik, sürdürülebilir kentsel ve kırsal kalkınma, kent planlamada sosyal inovasyon, kent planlamada katılım, kent planlamanın yasal ve yönetsel boyutları, kent planlama ve zorunlu göç, kent planlama ve afettir. Zehra Güngördü, aynı zamanda sivil toplum çalışmalarında etkin bir şekilde rol almaktadır. 2018 yılından beri Şehir Plancıları Odası Hatay İl Temsilci Yardımcısı, 2019 yılından beri TEMA Vakfı Hatay İl Temsilcisidir. Halihazırda Hatay’da deprem odaklı çoklu kriz çağı çalışmaları yürütmektedir.