Gazze Gölgesinde Üçlü İttifak: İsrail-Yunanistan Hattı ve Doğu Akdeniz’de Yeni Güç Arayışı
🔺 Gazze Savaşı, Doğu Akdeniz ve Güvenlik Mimarisinin Yeniden Tanımlanması mı? 2023 sonrası Gazze merkezli savaşın yalnızca İsrail–Filistin hattında sınırlı bir çatışma olarak okunması, bölgesel ve küresel güç dengelerini anlamada ciddi bir analitik eksikliğe yol açmaktadır.
Mehmet Gökhan Özçubukçu, Uluslararası İlişkiler Uzmanı
Gazze Savaşı, Doğu Akdeniz ve Güvenlik Mimarisinin Yeniden
Tanımlanması mı? 2023 sonrası Gazze merkezli savaşın yalnızca İsrail–Filistin hattında sınırlı bir çatışma olarak okunması, bölgesel ve küresel güç dengelerini anlamada ciddi bir analitik eksikliğe yol açmaktadır. Gazze savaşı, Orta Doğu’nun yanı sıra Doğu Akdeniz güvenlik mimarisini de yeniden şekillendiren, askeri, diplomatik ve enerji boyutları olan çok katmanlı bir kırılma anı üretmiştir. Bu bağlamda İsrail’in güvenlik algısında yaşanan sertleşme, yalnızca Hamas veya İran merkezli tehditlerle sınırlı kalmamış, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları, enerji koridorları ve Türkiye’nin bölgesel nüfuzu da bu yeni güvenlik perspektifinin parçası hâline gelmiştir. Tam da bu nedenle İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında uzun süredir adım adım inşa edilen üçlü iş birliği, Gazze savaşının yarattığı güvenlik atmosferinde daha kurumsal, askeri ve iddialı bir boyuta taşınmaktadır.
Batı Kudüs’te düzenlenen son üçlü zirvede İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve GKRY lideri Nikos Hristodulidis’in bir araya gelmesi, bu sürecin sembolik değil stratejik bir eşik aşıldığını göstermektedir. İsrail ve Yunan basınına yansıyan “Türkiye’ye karşı ortak müdahale gücü” iddiaları, her ne kadar resmi açıklamalarda doğrudan ifade edilmese de, zirvenin satır aralarında Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki askeri ve siyasi varlığının temel referans noktası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, üçlü iş birliğinin artık yalnızca enerji, turizm veya inovasyon gibi yumuşak güç alanlarıyla sınırlı kalmadığını, sert güç unsurlarının da açık biçimde masaya konulduğunu göstermektedir.
Üçlü Mekanizmanın Evrimi: Enerji İş Birliğinden Askerî Entegrasyona
İsrail–Yunanistan–GKRY hattındaki iş birliği, ilk aşamada Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları üzerinden şekillenmiş, EastMed boru hattı gibi projelerle Türkiye’yi dışlayan bir enerji jeopolitiği tasavvuruna dayanmıştır. Ancak zaman içerisinde bu iş birliği, enerji projelerinin teknik, ekonomik ve siyasi zorlukları nedeniyle yavaşlamış, buna karşın askeri ve güvenlik alanındaki temaslar istikrarlı biçimde derinleşmiştir. Özellikle Türkiye’nin 2019 sonrası Doğu Akdeniz’de izlediği kararlı deniz yetki alanları politikası, Mavi Vatan doktrini ve Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Mutabakatı, üçlü mekanizmanın güvenlik boyutunu ön plana çıkarmıştır.
İsrail’in Yunanistan’la gerçekleştirdiği Iniochos tatbikatları, ortak hava yakıt ikmali faaliyetleri ve savunma sanayi alanındaki yüksek hacimli anlaşmalar, bu askeri yakınlaşmanın yalnızca sembolik değil operasyonel bir karakter taşıdığını göstermektedir. Elbit Systems ile imzalanan ve 1,65 milyar dolarlık değeriyle Yunanistan’ın bugüne kadarki en büyük savunma anlaşmalarından biri olan pilot eğitimi ve uçuş okulu projesi, İsrail’in Yunan hava sahasını fiilen bir eğitim ve operasyon alanı olarak kullandığını ortaya koymaktadır. GKRY’nin ise doğrudan askeri kapasitesinden ziyade, coğrafi konumu, limanları ve siyasi meşruiyet iddiası üzerinden bu üçlü yapının tamamlayıcı unsuru hâline getirildiği görülmektedir.
Son zirvede gündeme gelen “yaklaşık 2 bin 500 askerden oluşacak ortak müdahale gücü” iddiası, bu askeri iş birliğinin artık kalıcı ve yarı-kurumsal bir güvenlik yapısına evrilme niyetini yansıtmaktadır. Bu tür bir gücün varlığı, Doğu Akdeniz’de fiili bir deniz–hava güvenlik bloğu oluşturma arzusunun açık göstergesidir ve bu durumun doğrudan muhatabı Türkiye’dir.
Gazze Faktörü: İsrail’in Güvenlik Algısında Doğu Akdeniz’in Yükselen Önemi
Gazze savaşı, İsrail’in güvenlik algısında niceliksel değil niteliksel bir kırılma yaratmış, tehdit tanımını dar bir coğrafyadan geniş bir jeopolitik havzaya yaymıştır. İsrail açısından Gazze artık yalnızca bir askeri operasyon sahası değil, bölgesel düzenin istikrarsızlaşmasının tetikleyici unsuru hâline gelmiştir. Bu bağlamda İsrail güvenlik elitleri, Gazze’de yaşanan her tırmanmanın Doğu Akdeniz’e sıçrayabilecek asimetrik riskler ürettiği kanaatine varmıştır. Deniz ticaret yollarının güvenliği, açık deniz doğal gaz sahalarının korunması, enerji altyapılarına yönelik hibrit tehditler ve Doğu Akdeniz’deki askeri hareketlilik, İsrail için Gazze sonrası dönemin ayrılmaz güvenlik parametreleri hâline gelmiştir. Bu durum, İsrail’in güvenlik perspektifini yalnızca kara merkezli değil, deniz-hava eksenli bir stratejik mimariye doğru evriltmiştir.
Gazze savaşı süresince İsrail’in enerji altyapılarının ve deniz platformlarının potansiyel hedef hâline gelmesi, Tel Aviv yönetimini Doğu Akdeniz’de daha geniş bir güvenlik ağı kurmaya yöneltmiştir. Bu noktada Yunanistan ve GKRY, İsrail açısından yalnızca siyasi dayanışma sergileyen aktörler değil, Doğu Akdeniz’de ileri savunma hatları oluşturmaya elverişli coğrafi ortaklar olarak değerlendirilmiştir. İsrail’in Yunanistan hava sahasında yoğunlaşan askeri tatbikatları, ortak hava yakıt ikmali faaliyetleri ve deniz güvenliği odaklı iş birlikleri, bu yeni güvenlik algısının sahadaki yansımalarıdır. Gazze savaşı, İsrail’e göre Doğu Akdeniz’de “boşluk” bırakılmaması gereken bir stratejik alan olduğunu teyit etmiş, bu boşluğun Türkiye gibi bölgesel güçler tarafından doldurulmasının önüne geçilmesi gerektiği fikrini güçlendirmiştir.
Bu bağlamda İsrail basınında üçlü zirvenin ana gündeminin “Türkiye” olarak sunulması tesadüf değildir. Türkiye’nin Gazze konusundaki sert siyasi tutumu, İsrail açısından yalnızca diplomatik bir rahatsızlık değil, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin norm koyucu ve caydırıcı bir aktör hâline gelme potansiyelinin de göstergesi olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla Gazze faktörü, İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerini taktik düzeyden stratejik düzeye taşıyan, askeri entegrasyonu meşrulaştıran ve Türkiye’yi dolaylı biçimde hedef alan bir katalizör işlevi görmektedir.
Doğu Akdeniz Stratejisi: Türkiye’yi Dışlayan Güvenlik ve Enerji Tasavvuru
İsrail–Yunanistan–GKRY hattında şekillenen Doğu Akdeniz stratejisi, özünde Türkiye’nin bölgesel rolünü sınırlamayı amaçlayan çok katmanlı bir dışlama kurgusuna dayanmaktadır. Bu strateji, ilk aşamada enerji merkezli bir iş birliği söylemiyle inşa edilmiş, ancak zamanla askeri ve güvenlik boyutları ağır basan bir çevreleme yaklaşımına evrilmiştir. EastMed gibi projelerle sembolleşen bu yaklaşım, teknik ve ekonomik zorluklara rağmen, Türkiye’yi Doğu Akdeniz enerji denkleminin dışında bırakma iradesinin siyasi bir ifadesi olmuştur. Bugün gelinen noktada enerji projelerinin yerini, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması ve askeri koordinasyon gibi sert güç unsurları almaktadır.
Üçlü zirvede deniz yollarının güvenliği, enerji altyapılarının korunması ve denizcilik siber güvenliği gibi başlıkların özellikle öne çıkarılması, Doğu Akdeniz’in bir “ortak güvenlik alanı” olarak yeniden tanımlanmak istendiğini göstermektedir. Bu yeniden tanımlama süreci, uluslararası hukuk söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, fiiliyatta Türkiye’nin deniz yetki alanları tezlerini ve sahadaki askeri varlığını hedef almaktadır. GKRY’de kurulması planlanan denizcilik siber güvenlik merkezi, yalnızca teknik bir kapasite artırımı değil, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü enerji arama ve sondaj faaliyetlerine karşı dolaylı bir baskı mekanizması olarak da okunmalıdır.
Bu stratejinin güvenlik boyutu, “ortak müdahale gücü” iddialarıyla daha görünür hâle gelmiştir. Böyle bir gücün varlığı, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin tek taraflı hareket kabiliyetini sınırlamayı, deniz ve hava sahasında çok taraflı bir caydırıcılık oluşturmayı hedeflemektedir. Ancak bu yaklaşım, bölgedeki güç dengelerini istikrara kavuşturmaktan ziyade, Türkiye’nin daha sert karşı hamleler geliştirmesine zemin hazırlayan bir güvenlik ikilemi üretme potansiyeli taşımaktadır. Doğu Akdeniz’in bu şekilde bloklaşma ekseninde yeniden kurgulanması, bölgeyi iş birliği alanı olmaktan çıkarıp kalıcı bir rekabet sahasına dönüştürme riski barındırmaktadır.
Türkiye ve KKTC: Çevreleme Politikalarının Karşısındaki Ana Aktör
Türkiye, Doğu Akdeniz’de şekillenen bu üçlü güvenlik ve enerji tasavvurunun doğal karşıtı ve en doğrudan muhatabıdır. Ankara açısından İsrail–Yunanistan–GKRY hattında derinleşen askeri iş birliği, yalnızca bölgesel bir denge arayışı değil, Türkiye’nin deniz yetki alanları, enerji politikaları ve özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerinden elde ettiği stratejik kazanımları hedef alan dolaylı bir çevreleme girişimidir. Bu nedenle Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası, salt ekonomik çıkarlar veya enerji güvenliği çerçevesinde değil, ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınmaktadır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), bu bağlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki en kritik stratejik dayanak noktasıdır. GKRY’nin İsrail ve Yunanistan’la geliştirdiği askeri ve siyasi ittifaklar, adadaki güç dengesini Türk tarafı aleyhine dönüştürmeyi amaçlayan uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Türkiye’nin KKTC’deki askeri varlığı, yalnızca adadaki Türk toplumunun güvenliğini sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bloklaşmaların fiili sonuçlar üretmesini engelleyen bir caydırıcılık unsuru olarak işlev görmektedir. Bu nedenle Ankara, KKTC’yi dışlayan her türlü bölgesel iş birliği girişimini doğrudan kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır.
Üçlü ittifakın “iş birliğimizde sınır yok” söylemi, Türkiye açısından özellikle dikkatle izlenmektedir. Bu söylem, askeri kapasite artışının ötesinde, GKRY’nin uluslararası alanda daha fazla meşruiyet kazanmasını ve KKTC’nin görünmezleştirilmesini hedefleyen siyasi bir stratejiyi de içinde barındırmaktadır. Türkiye’nin buna karşılık geliştirdiği politika, sahada askeri caydırıcılığı korurken, diplomatik alanda KKTC’nin statüsünü uluslararası platformlarda daha görünür kılmaya yöneliktir. Doğu Akdeniz’deki mevcut tablo, Türkiye’nin geri çekilmesini değil, aksine KKTC merkezli daha bütüncül, daha iddialı ve daha kalıcı bir bölgesel strateji inşa etmesini zorunlu kılmaktadır.
Son tahlilde Gazze gölgesinde şekillenen bu üçlü ittifak, Doğu Akdeniz’de yeni bir güç arayışının ifadesidir, ancak bu arayış, Türkiye’yi dışlayan bir zeminde kalıcı ve sürdürülebilir bir düzen üretmekten uzaktır. Bölgenin jeopolitiği, dışlayıcı güvenlik projelerinden çok, sahadaki gerçeklikleri ve çok aktörlü dengeyi dikkate alan yaklaşımları zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve KKTC eksenli stratejik duruşu, bu gerçekliğin en önemli göstergelerinden biridir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in geleceği, yalnızca üçlü zirvelerde alınan kararlarla değil, bölgedeki güçlerin karşılıklı caydırıcılık, diplomasi ve denge arayışlarını nasıl yöneteceğiyle belirlenecektir. Gazze savaşı geçici olabilir, ancak onun Doğu Akdeniz’de yarattığı jeopolitik dalgalar, uzun süre bölgesel düzeni etkilemeye devam edecektir.