“İran’a özgürlük” söyleminin ardındaki enerji ve güç denklemi
* Medya Günlüğü bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi yazarı Aydın SEZER, Medya Günlüğü için kaleme aldığı “İran’a özgürlük” söyleminin ardındaki enerji ve güç denklemi, başlıklı yazısında, İsrail’in İran’a yönelik askeri motivasyonlarını anlamak için stratejik bir deha olmaya gerek bulunmadığına ve tablonun gayet net olduğuna dikkat çekti.
İşte detayı!…
UHA / İnternational News Agency
Yazar* Aydın SEZER
İSTANBUL, 08 MART 2026
İsrail’in İran’a yönelik askeri motivasyonlarını anlamak için stratejik bir deha olmaya gerek yok; tablo gayet net.
Ancak Trump yönetiminin İran’ı yeniden hedef tahtasına oturtma iştahı, göründüğünden çok daha katmanlı ve “reelpolitik” bir zemine oturuyor. Şunu en baştan, altını kalın çizgilerle çizerek belirtelim: Bu hamlelerin ne İran halkının demokratik talepleriyle ne de o meşhur “özgürlük” vaatleriyle uzaktan yakından bir ilgisi var. Karşımızda duran mesele, tamamen jeopolitik kodların yeniden yazılması ve küresel enerji mimarisinin restorasyonu meselesidir.
Sistemin dışındaki dev
Birinci ve belki de en hayati başlık: Enerji.
İran, bugün dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine ve devasa petrol yataklarına sahip. Yıllardır uygulanan yaptırım rejimi, bu devasa hidrokarbon kapasitesini küresel sistemin, özellikle de Batı pazarlarının dışında tutmayı başardı. Ancak bugün gelinen noktada, İran’ın sisteme kontrollü bir şekilde entegre edilmesi, sadece bir ticari tercih değil, küresel enerji haritasını kökten değiştirecek stratejik bir zorunluluk olarak masada duruyor.
İran sahalarının Batı sermayesine ve teknolojisine açılması, Tahran’ı sadece bir ihracatçı yapmaz; onu küresel sistemin vazgeçilmez bir paydaşı haline getirerek jeopolitik dengeleri altüst eder.
Çin ve Rusya denklemi
İkinci kritik halka ise Pekin hattı. Çin, yaptırımların en yoğun olduğu dönemde bile Tahran’ın can simidi ve bir numaralı müşterisi oldu. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nde Doğu Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan, ikamesi zor bir köprübaşı. Eğer ABD, İran’ın ihracat kapasitesini ve lojistik ağını kendi düzenleyici yörüngesine çekmeyi başarırsa, bu durum Çin’in enerji güvenliğine indirilmiş doğrudan bir darbe olacaktır.
Aynı durum Rusya için de geçerli. Moskova ve Tahran arasındaki konjonktürel yakınlaşma, aslında bir “mecburiyetler ittifakı”. İran enerjisinin Batı pazarlarına, özellikle Avrupa’ya akmaya başlaması, Moskova’nın elindeki en büyük koz olan enerji silahının etkisini dramatik şekilde zayıflatacaktır.
Güney Kafkasya ve Orta Asya’nın Batı enerji koridorlarına eklemlenmesi, Rusya’nın bölgedeki tarihsel nüfuz alanını daraltacak bir hamledir. Dolayısıyla İran, sadece bölgesel bir aktör değil, Avrasya satranç tahtasının en kritik menteşesidir.
İç dinamikler ve sistemsel dönüşüm
Tabii madalyonun bir de Tahran tarafı var. Yıllardır süregelen ekonomik darboğaz, riyalin erimesi ve toplumsal sözleşmenin ciddi şekilde aşınması, rejimi bir “kalibrasyon” zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmış durumda. Ancak burada bir yanılgıya düşmemek lazım: Rejim değişikliği her zaman bir devrim veya dramatik bir çöküşle gelmez. Dönüşüm, sistemin kendi bekasını korumak adına, elitler arası bir uzlaşıyla “kademeli bir normalleşme” şeklinde de tezahür edebilir.
Buradaki en büyük risk, dış aktörlerin İran’ın etnik ve mezhepsel fay hatlarını kaşıma ihtimalidir. Kürt, Azeri ve Beluç bölgelerindeki hassasiyetlerin dışarıdan provoke edilmesi, meseleyi bir demokratikleşme çabasından çıkarıp bir ulusal güvenlik krizine, hatta bir parçalanma senaryosuna evirebilir. İran halkındaki tarihsel “dış müdahaleye karşı kenetlenme” refleksi, bugün yerini derin bir yorgunluk ve belirsizliğe bırakmış olsa da, bu fay hatlarıyla oynamanın bedeli tüm bölge için ağır olur.
Eğer Tahran, izolasyon sarmalından çıkıp Batı sistemine eklemlenirse, bu sadece yaptırımların kalkmasıyla sınırlı kalmayacaktır. Bu, Orta Doğu’nun yapısal olarak yeniden dizayn edilmesidir. Belki de yakın gelecekte, Amerikan şemsiyesi altında pragmatik bir ekonomi eksenine oturan bir İsrail-Körfez-İran iş birliğini konuşuyor olacağız.
Asıl soru İran’ın değişip değişmeyeceği değil; zira statik kalan hiçbir yapı hayatta kalamaz. Asıl soru, bu değişimin maliyetinin ne olacağı ve bu yeni yönelimin direksiyonunda kimin oturacağıdır. Mücadele, sadece füzeler veya nükleer santrifüjler üzerinden okunmayacak kadar derindir; bu, önümüzdeki elli yılın jeopolitik mimarisini belirleme kavgasıdır.
***
Yazar Hakkında

