ref: refs/heads/v3.0
enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp

Tahran-Riyad Hattında Normalleşme ve Çin’in Ortadoğu Stratejisi

Tahran-Riyad Hattında Normalleşme ve Çin’in Ortadoğu Stratejisi
14 Mart 2023
206
A+
A-

İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı, yedi senelik bir aradan sonra diplomatik ilişkilerini restore etme kararı aldılar.

Mustafa Caner, Author at Politics Today

Mustafa CANER, SETA Araştırmacı

Çin’in başkenti Pekin’de 6-10 Mart tarihlerinde gerçekleşen müzakerelerde alınan alınan kararlar gereği, iki ülke büyükelçilikleri iki ay içerisinde yeniden faaliyete geçecek. Ayrıca iki ülke, İran’ın reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi döneminde (1997-2005) Suudi Arabistan ile imzalanan güvenlik anlaşması (2001) ve ekonomi başta olmak üzere eğitim, kültür, teknoloji ve sağlık gibi pek çok alanı kapsayan işbirliği anlaşmasını (1998) canlandırmak üzere karar aldı. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in girişimiyle düzenlenen müzakerelere Suudi Arabistan’ı temsilen Devlet Bakanı Musaid bin Muhammed el-Ayban katılırken İran’ı ise Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Şemhani temsil etti.

2016 yılının başında Suudi Arabistan’ın Şii din alimi Ayetullah Şeyh Nimr Bakır el-Nimr’i idam etmesi sonucu İran sokakları karışmış ve Suudi Arabistan’ın Tahran Büyükelçiliği ateşe verilmişti. Bu olay üzerine iki ülke diplomatik ilişkileri kopmuştu. Bu kopukluk en son Pekin’de varılan mutabakata kadar devam etti. Aslında Riyad-Tahran arasındaki müzakereler son iki senedir Irak ve Umman aracılığında devam etmekteydi. Müzakerelerin başarıya ulaşması sonucu yayınlanan ortak metinde iki ülkeye bu süreçte oynadıkları rolden dolayı teşekkür edildi. Ancak anlaşmayı neden Irak ya da Umman’ın değil de denkleme son anda dahil olan Çin’in kotarabildiği sorusu, üzerinde düşünülmeyi hak eden bir soru. Bu soruya cevap ararken, Çin’in küresel hegemonik güç olma vizyonu ve Ortadoğu’ya açılma stratejisini mutlaka hesaba katmak gerekiyor.

Neden Şimdi, Neden Çin?

Çin’in küresel güç olma vizyonunda yakın bir tarihe kadar ekonomik angajmanın ağır bastığı ve Pekin’in siyasi, askeri, diplomatik alanda geri durma stratejisi izlediği sıkça tekrarlanan bir tespittir. Ancak son yıllarda Çin, Orta Asya, Ortadoğu ve hatta Ukrayna denklemlerinde daha görünür siyasi adımlar atmaya başladı. Bunun bir nedeni ABD ile girmiş olduğu süper güç rekabetinin sürekli ertelenen askeri boyutunun yaklaşmakta olması, diğer nedeni ise ekonomik yatırım ve yayılmanın siyasi/askeri alanlarda tahkim edilmesi gerekliliğinin ortaya çıkışıdır.

Bu minvalde Çin ile Ortadoğu’nun önemli ülkeleri arasında son yıllarda artan etkileşim dikkat çekicidir. Çin’i bölgeye yönelten en önemli faktörlerin başında elbette yüksek enerji ihtiyacı gelmektedir. Petrol konusunda dışarıya bağımlı olan Çin, hem Suudi Arabistan hem de İran petrollerinin gözde müşterilerindendir. Çin’in dünyada en çok petrol satın aldığı ülke Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan’ın yaklaşık 1,75 milyon varil/günlük petrol satışının ardından onu günde yaklaşık 1,5 milyon varil ile Rusya takip etmektedir. İran’ın Çin’e sattığı petrolün miktarı ise yaptırımlar sebebi ile resmen saptanamasa da farklı tahminlere göre 750 bin ile 1,25 milyon varil arasında değişmektedir. Bu da İran’ı Çin’in en büyük 3. petrol tedarikçisi konumuna getirirken, İran’ın en çok petrol sattığı ülke de Çin olmaktadır. 2021 yılında Çin ile İran arasında 25 yıllık ve 400 milyar dolar değerinde bir anlaşma imzalanmıştır. Çin ile Suudi Arabistan arasında da yakın dönemde on milyarlarca dolar değerinde pek çok ekonomik işbirliği anlaşması imzalanmıştır.

Peki, Çin’i İran-Suud geriliminde arabuluculuğa iten nedir? Cevap, yukarıda ifade edildiği gibi Çin’in ekonomik angajmanını siyasi angajmana tahvil etme ve bu iki boyutun birbirini karşılıklı tahkim etmesi hedefiyle alakalı. Öncelikle Çin’in her iki ülkeyle de iyi ilişkiler geliştirmek istediği tespitiyle başlamak gerekiyor. Tahran ve Riyad arasındaki gerilim dolaylı olarak Pekin’i de etkilemektedir. Bu durum en açık şekilde geçtiğimiz Aralık ayında gerçekleşen Şi Cinping’in Riyad ziyaretinde görüldü. Gerek Pekin-Riyad ikili görüşmeleri gerekse Çin-KİK zirvesi sonrası yapılan açıklamalar, İran-Çin ilişkilerini oldukça gerdi. İran’ın sert mesajlarının ardından Çin’in diplomatik manevraları ve İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Pekin ziyareti havayı yumuşatmayı başarsa da Tahran-Riyad ilişkileri düzelmediği sürece Pekin’in benzeri yol kazalarına uğraması kaçınılmazdı. Üstelik bu gerginlik, Çin’in iki ülkeyle olan işbirliği potansiyelini de sınırlı bir seviyede tutmaktaydı.

Diğer bir yandan ise Çin için aracılık ettiği İran-Suud anlaşması, önemli bir diplomatik başarı ve prestij kaynağıdır. Sürecin kırılgan olması ve dağılma riskleri barındırması elbette söz konusudur. Ancak yine de Çin’in bu anlaşmanın ardından “düzen kurucu” ve “sorun çözücü” gibi ABD’nin uzun bir süredir kendine mal ettiği unvanlara talip olduğunu ilan ettiği görülmektedir. Bu da bölgede ABD’den doğan boşluğu Çin’in doldurmak istemesinin artık ete kemiğe bürünmeye başladığını göstermektedir. Şüphesiz ki Washington yönetimi, bu yeni gelişmeyi diplomatik ve söylemsel olarak olumlu bulduğunu ifade edebilir. Ancak öfkesini saklama konusunda sabırlı olmayacağı kanaatindeyim.

İki İslam ülkesiyle böylesine bir diplomatik başarıya imza atmak, şüphesiz ki Çin’in Uygur meselesi üzerinden hissettiği baskıyı hafifletmek ve dağıtmak için de işlevsel olacaktır. Bu durum da Çin adına sürecin bir diğer faydasıdır.

Bölgesel Sonuçları Ne Olacak?

Bölgenin iki önemli ülkesinin ilişkilerinin düzelmesi şüphesiz ki tüm bölge ülkeleri için olumlu bir gelişmedir. Bu olumlu gelişmenin bölgedeki çatışmalara ve gerginliklere yansıması da kaçınılmazdır. Özellikle Yemen’de uzun yıllardır vekalet savaşı içerisinde olan İran ve Suudi Arabistan’ın, bölgedeki savaşı bitirmek adına adımlar atması beklenebilir. Yemen’de savaşın bitirilmesi, öncelikle savaşın ve beraberinde getirdiği açlık, salgın hastalık ve diğer afetlerin vurduğu Yemen halkı adına sevindirici bir gelişme olacaktır.

Diğer taraftan Suriye’de de benzer bir barış ve siyasal yeniden yapılanma sürecine doğru adım adım gidildiği görülmektedir. Türkiye-Suriye ilişkilerinde normalleşmenin Rusya ve İran arabuluculuğunda gerçekleşmeye başladığı bir dönemde İran-Suud normalleşmesinin de Suriye’deki sürece etkisinin olacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Nitekim Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönüşünün gündemde olduğunu açıklamıştır. Suriye’nin Arap Birliği üyeliği, 2011 yılında ülkede yaşanan olaylar ve Esad yönetiminin muhaliflere karşı sert tutumu sebebiyle askıya alınmıştı.

Öte yandan, Türkiye de Tahran-Riyad normalleşmesini olumlu karşıladı. Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yayınlayarak, atılan bu adımın bölgenin “güvenlik, istikrar ve refahına katkıda bulunacağı” beklentisinde olduğunu ifade etti. Şüphesiz ki Türkiye’nin hem İran hem de Suudi Arabistan ile ikili ilişkileri de bu yeni gelişmeden fayda sağlayacaktır. Bölgedeki normalleşme rüzgarları, bütüncül bir biçimde bölgenin güvenliğine ve barışa hizmet edecektir.

***

Mustafa Caner

Araştırmacı
2010’da Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı’nda başladığı yüksek lisansını 2013’te tamamladı. 2023 yılında Sakarya Üniversitesinden Ortadoğu Çalışmaları alanında doktora derecesini aldı. 2012’den bu yana Sakarya Üniversitesi bünyesinde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2014’ten beri çalışmalarına aynı üniversitenin Ortadoğu Enstitüsü (ORMER) çatısı altında devam ediyor. Çalışma alanları arasında bilhassa İran siyaseti ve sosyolojisi, Ortadoğu siyaseti ve Türkiye-Ortadoğu ülkeleri ilişkileri bulunuyor.
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.