Mısırlı Yazar-Araştırmacı Prof. Ahmed El-Cendi yazdı: İsrail-ABD, İran savaşı sürecinde İsrail Türkiye’den Ne İstiyor?
* Mısırlı Yazar-Araştırmacı Prof. Ahmed El-Cendi, İran savaşı sürecinde İsrail’in Türkiye’ye yönelik stratejik yaklaşımını ve Ankara açısından ortaya çıkan riskleri Fokus+ için kaleme aldı.
* İşte detayı!…
UHA / İnternational News Agency
Mısırlı Yazar-Araştırmacı Prof. Ahmed El-Cendi
İSTANBUL, 19 MART 2026
İsrail, uzun süredir ABD’yi İran’a karşı savaşa çekmeye çalışırken, Washington yönetimi sonucu belirsiz bir çatışmaya girmekten kaçındı ve çeşitli konularda taviz elde etmek için müzakereler yoluyla İran rejimine siyasi baskı uygulamayı tercih etti. Ancak İsrail, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yalnızca bir yıl içinde, ABD yönetimini İran’a karşı iki kez savaşa sürüklemeyi başardı. Bu savaşlar esas olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyordu.
Şüphesiz ki, savaşın ilk günlerinde İsrail’de siyasi yelpazenin her kesiminden geniş halk desteği görmesi, ABD kamuoyundaki önemli çekincelere ve ABD’nin öncelikle bölgenin haritasını yeniden çizmeyi ve şekillendirmeyi amaçlayan, İsrail adına vekalet savaşı yürüttüğüne dair inanca tezat oluşturdu. İsrailli liderler, iki yılı aşkın süredir Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi, bölgenin yeniden dizayn edilmesi ve “Büyük İsrail”in kurulması yönünde söylemlerini tekrarlıyor.
İsrailliler, son iki yıldır Gazze Şeridi’nde uygulanan kaba kuvvetin, 2014 ortalarında İran’a karşı yapılan 12 günlük savaşın ve Lübnan’daki Hizbullah’a yönelik saldırıların direniş eksenini zayıflattığına inanıyor. Bu bağlamda İsrail’in, bölgeye hakim olma, gündemini dayatma ve hatta belki de Tevrat’taki hayallerini gerçekleştirerek “Büyük İsrail” hedeflerini elde etme fırsatı yakaladığını düşünüyorlar. Söz konusu hayaller, artık yalnızca İsrail hükümetindeki aşırı sağ ve dindar partilerle sınırlı değil, kendilerini seküler olarak tanımlayan muhalefet partileri arasında da yaygınlaştı.

ABD’nin Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee
Nitekim mevcut savaşın başlamasından önce, ABD’nin Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, İsrail’in Nil’den Fırat’a uzanan topraklar üzerindeki “Tevrat vaadine” dayanan “dini açıdan hakkına” ilişkin açıklamaları gündeme geldi. Bu açıklamalar üzerine muhalefet lideri ve Gelecek Var Partisi Başkanı Yair Lapid’e görüşü sorulduğunda, “Büyük İsrail” fikrini desteklediğini söyledi. Lapid, “Yahudilere daha geniş sınırlar sağlayan her şeyi desteklediğini” ifade ederek, Siyonizmin ve Filistin üzerindeki kontrolün, Yahudilerin bu topraklara yönelik iddiasını temsil eden Tevrat’a dayandığını söyledi. Bu da savaşın hedefinin, İsrail’in onlarca nükleer savaş başlığına sahip olmasına rağmen, yalnızca İran’ın nükleer programını ortadan kaldırmak ya da balistik füze tehdidini sona erdirmekle sınırlı olmadığı, aynı zamanda İran’daki rejimi değiştirmek olduğu anlamına geliyor.
İlan edilen hedefler, ABD ve İsrail liderliklerinin mesiyanik söylemleriyle birleştiğinde, İsrail tehdidinin artık sadece İran’la sınırlı olmadığını ve tehlikenin, hedeflerine ulaşmasını engelleyebilecek bölgedeki herhangi bir ülkeye kadar uzanabileceğini gösteriyor. Bu bağlamda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, İsrail’in kendisini tehdit edebilecek herhangi bir Sünni ekseni karşısında sessiz kalmayacağına dair açıklamalarını hatırlamak önemli. Netanyahu, 22 Şubat’ta Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin ziyareti öncesinde düzenlenen kabine toplantısında, İsrail, Hindistan, Yunanistan, Kıbrıs ve adını vermediği bazı Arap ülkelerinin, oluşum aşamasındaki Sünni eksene karşı bir blok kurma konusunda ortak bir vizyona sahip olduğunu dile getirmişti. Bu açıklamanın o dönemde Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi hedef aldığı değerlendirilmişti.
Öte yandan, eski Başbakan Naftali Bennett de bir röportajında Türkiye ile olası bir çatışma riskine ilişkin soruya verdiği yanıtta şu ifadeleri kullanmıştı:
“Erdoğan’ın Colani, Katar ve Hamas’ı içeren radikal bir Sünni ittifakı kurmamasını sağlamak istiyoruz. On yıllardır radikal Şii İslam’la mücadele ediyoruz ve umarım Türkiye terörizmi kışkırtmayı seçmez. Bu Türkiye’ye bağlı. Eğer barış isterlerse, biz kesinlikle barış isteriz. Ama eğer bizi terörle kuşatmaya çalışırlarsa, boş durmayız.”
Bennett başka bir açıklamasında ise “Yükselen bir Türk tehdidi var. Tahran tehdidine karşı farklı yöntemlerle hareket etmeli ve Ankara’nın düşmanlığına karşı önlem almalıyız” demişti. Burada belirtmekte fayda var ki, İsrail medyası ve düşünce kuruluşlarındaki birçok araştırmacı, İran’ın zayıflamasının ardından Türkiye’nin bölgedeki en büyük tehdit haline geldiği varsayımına dayanarak, son yıllarda “yeni İran” terimini kullanıyor. Bu düşmanlık, Tel Aviv’de İsrailli bir yerleşimcinin bir Türk gazeteciyi taciz etmesiyle açıkça görüldüğü gibi, toplumsal düzeye de yansımış durumda.
Maariv gazetesinden Eli Leon gibi bazı İsrailli gazeteciler, Türkiye’nin “yeni İran” olarak tanımlanmasının iç siyasi amaçlara hizmet edebileceğini ve bu söylemin tekrarlanmasının iki ülke arasında gerilimi azaltmaya yönelik mekanizmaları zayıflatabileceğine inanıyor. Ancak İsrail’de siyasi, medya ve toplumsal düzeydeki hakim yaklaşımın, Türkiye’yi düşmanca bir aktör olarak görme eğiliminde olduğu ifade ediliyor. Bu çerçevede, İran’a karşı bu savaşı başlatmaya karar verenlerin, sınır veya iç karışıklık çıkararak bölge ülkeleri için olumsuz sonuçlar doğuracağını hesaba katmış olmaları ihtimali göz ardı edilemez.
Bu bağlamda, coğrafyanın etkisiyle Türkiye’nin durumu daha karmaşık görünüyor. İran’ın İsrail’e yönelik saldırıları, iki ülke arasında kara sınırı bulunmaması nedeniyle füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) sınırlı kalırken, Türkiye ile İran yaklaşık 560 kilometrelik kara sınırını paylaşıyor. Sonuç olarak, Tahran’ın karşı karşıya kaldığı krizlerin boyutu veya rejimin zayıflığı, Türkiye için birçok açıdan olumsuz sonuçlar doğurabilir.
Savaşın ilk günlerinde, Washington’un Kürt grupları İran’da kara operasyonları düzenlemeye teşvik ettiğine dair iddialar gündeme gelmişti. Bu senaryonun Türkiye açısından ciddi riskler barındırdığı belirtilirken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “İran’da iç savaş çıkarılmasına yönelik her türlü planı kesinlikle reddediyoruz ve bu tür girişimlerde bulunmak isteyenleri uyarıyoruz” sözleri dikkat çekmişti. Diğer yandan, İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden araştırmacı Galia Lindenstrauss da, Türkiye’nin, Trump yönetimini “İran’a yönelik Kürt işgali” fikrinden vazgeçirmeye çalıştığını belirtmişti.
Lindenstrauss, 11 Mart’ta Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde yayımlanan analizinde, söz konusu savaşın Ankara açısından en kötü senaryoları barındırdığını ifade etmişti. Aynı zamanda, İran’dan gelebilecek füze tehdidinden, olası kitlesel göç dalgalarına, İran’daki PJAK faaliyetleri üzerinden Kürt geriliminin artma ihtimalinden, İran’ın Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 13’ünü karşılayan ikinci büyük tedarikçi olmasına kadar uzanan çok boyutlu risklere işaret etmişti. Öte taraftan, Eli Leon’a göre Ankara, Batı’nın Tahran’a baskı kurmak amacıyla Kürt güçlerini kullanacağına kesin olarak kanaat getirirse, bunu kendisine yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılayabilir ve İran’la gizli istihbarat iş birliğine yönelmek zorunda kalabilir.
Bu tutum, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, savaş alevlerinin tırmanmadan önce söndürülmesi arzusunu içeren açıklamalarını ve “İsrailliler, Netanyahu’yu Holokost’tan bu yana karşılaştıkları en büyük felaket olarak görüyor” sözlerini yorumlayan, İsrail gazetesi Israel Hayom’un tutumuyla örtüşüyor. Gazete, söz konusu ifadeleri, Türkiye’nin “ortak düşmana” karşı İran’ın yanında yer aldığının kanıtı olarak yorumladı. Savaşın olumsuz etkileri, yalnızca gelişmelere bağlı olarak değişen ölçekte istikrarsızlıklarla sınırlı kalmayıp, bazı bölge ülkelerini doğrudan çatışmaya sürükleyebilecek bir boyuta da ulaşabilir. Bu bağlamda, Maariv gazetesinin askeri muhabiri Avi Aşkenazi, 2 Mart tarihli yazısında Türkiye’nin mevcut gelişmelerde en büyük kaybeden olduğunu savundu.
Aşkenazi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir kez daha yanlış bir tercih yaptığını ileri sürerek, ABD Başkanı Donald Trump’la uyum içinde hareket etmesi halinde Türkiye’nin her şeyi kazanabileceğini ve bölgenin en büyük gücü haline gelebileceğini iddia etti. Ancak bunun yerine Erdoğan’ın, “daha geniş bir stratejik perspektif yerine kör bir dini motivasyonla hareket ettiğini” öne sürdü. Aşkenazi’ye göre Şii bir devlet olan İran, Sünni Türkiye için bir tehdit oluştururken, İran’ın Rusya ve Çin’le birlikte bir “şer ekseni” içinde yer alması ve Türkiye ile Rusya arasındaki tarihsel rekabet de bu tabloyu derinleştiriyor.
Aynı değerlendirmede Erdoğan’ın politikalarının Atatürk çizgisinin tersine olduğu savunan Aşkenazi, Atatürk’ün Batı’yla ve ABD’yle yakınlaşmanın Türkiye’ye güvenlik sağladığını kavradığını, Erdoğan’ın ise bunun aksine bir yol izlediğini ileri sürdü. Aşkenazi’nin bu değerlendirmesinin, Türkiye’yi İran’a karşı devam eden savaşa dahil olmaya zorlama, böylece savaşın kapsamını genişletme ve bölge ülkelerini herkesi zayıflatacak bölgesel çatışmalara sürükleme girişimi olarak yorumlanabilir.
Savaşın etkileri ekonomik alanda da hissediliyor
İsrail merkezli ekonomi gazetesi Globes, 10 Mart tarihli analizinde, mevcut savaşın Türk ekonomisi üzerindeki ekonomik etkisini detaylandıran bir rapor yayınladı. Söz konusu haberde, Türkiye’nin Merkez Bankası rezervlerinden 12 milyar dolar çekmek zorunda kaldığı, bunun da toplam döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde 15’ine denk geldiği ve ülkeyi “uçuruma sürüklediği” öne sürüldü. Gazete ayrıca petrol fiyatlarındaki keskin artışın, enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 70’ini ithalatla karşılayan Türkiye üzerinde en ağır etkiyi yaratacağını iddia etti.
Diğer yandan, enerji başlığında Galia Lindenstrauss, İran’dan Türkiye yönüne fırlatılan bazı füzelerin, Azerbaycan petrolünü Türkiye üzerinden Akdeniz’e taşıyan Ceyhan hattına yakın bölgeleri hedef almış olabileceği ihtimaline dikkat çekti. Bu çerçevede Globes gazetesi, Türkiye’nin bu savaşın İran rejimini devirmeden zayıflatmasını umduğunu ve bunu bölgesel bir güç olarak konumunu pekiştirmek için ideal bir senaryo olarak gördüğünü öne sürdü. Siyasi düzeyse ise, İsrailli Türkiye uzmanı Cohen Yanarocak, Türkiye’nin İran rejiminin çökmesinden duyduğu endişenin, yerine İsrail yanlısı bir yönetimin gelme ihtimalinden kaynaklandığını iddia etti.
Yanarocak’a göre Türkiye, 7 Ekim’den bu yana İsrail’i öncelikli tehdit olarak görürken, Tahran’daki rejimin devrilmesi durumunda doğudan İran, güneyden Kıbrıs ve batıdan Yunanistan tarafından çevreleneceği endişesini taşıyor. Öte yandan gelişmeler, Türkiye’nin aynı anda birden fazla cepheyle ilgilenmesine yol açıyor. Bu bağlamda İsrail’deki düşünce kuruluşları, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a savaş uçakları göndermesini, Yunanistan’ın İran saldırılarına karşı koruma gerekçesiyle Kıbrıs çevresine savaş gemileri sevk etmesine verilen bir yanıt olarak değerlendiriyor.
***
Yazar hakkında
Mısırlı yazar Ahmed El-Cendi, Kahire Üniversitesinde Yahudi ve Siyonizm Çalışmaları Profesörü olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çağdaş Yahudi mezhepleri ve Eski Ahit yorumunun ideolojisi üzerine kitapları ve araştırmaları bulunmaktadır.