enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
SON DAKİKA
23:59 “Başkasının Derdiyle Dertlenmeyen, Kendine Dert Arasın”
22:45 Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun Nihai Raporu
21:54 ABD, İsrail ve İran: Kapasiteler, Kabiliyetler ve Hal Tarzları
21:39 İran Müdahalesi Avrupa’yı ve Transatlantik İlişkileri Nasıl Dönüştürüyor?
19:16 Jakobenlerin Laiklikle İmtihanı
17:57 MSB: Türk hava sahasına yönelen balistik mühimmat imha edildi
11:15 Ateş çemberinde akıl arayışı…
10:24 Bakan Fidan: İran’ın stratejisi son derece yanlış
07:06 Mazlumun Kimliği Sorulmaz
10:35 Mücevherde Yeni Sezonun Trendleri İlk Kez Fuarda Açıklanacak
09:55 Saldırıların ardından Gazze’de “yeniden açlık” endişesi
09:45 ABD ile İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırıları,artan jeopolitik risk primi, küresel enerji piyasalarında sert fiyat yükselişlerini beraberinde getirdi.
00:50 ABTTF Başkanı: İftarlarımız bazı çevreleri neden rahatsız ediyor?
00:23 Remzi DİLAN’ın yazısı, Öcalan’ın Statüsü: Baş Müzakereci mi, Yerli Mandela mı?
00:02 ‘Savaş Türkiye’yi de etkileyebilir’
10:42 Hocalı Soykırımı’nın 34. Yılında İstanbul’da Düzenlenen Konferansla Anıldı.
01:01 “Laikliği birlikte savunuyoruz” başlıklı bildiriyi imzalayan 168 kişi hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan soruşturma başlattı.
00:50 CHP Genel Başkanı Özgür Özel hakkında, “kamu görevlisine görevinden dolayı alenen hakaret” suçundan resen soruşturma başlatıldı.
00:42 Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan diplomasi trafiği
00:22 Portre: Ayetullah Ali Hamaney kimdir?
TÜMÜNÜ GÖSTER →

İran Müdahalesi Avrupa’yı ve Transatlantik İlişkileri Nasıl Dönüştürüyor?

İran Müdahalesi Avrupa’yı ve Transatlantik İlişkileri Nasıl Dönüştürüyor?

* Çoğulcu demokrasiyle taban tabana zıt bir hareket olarak laikçilik, hukuku dinden soyutlamakla yetinmeyerek dinin bireysel alanda dahi baskılanmasını arzuladı.

* İşte detayı!…

UHA / İnternational News Agency

Ali Murat Kurşun | ORDAF

Dr. Öğr. Üyesi Ali Murat KURŞUN

ANKARA, 04 MART 2026

ABD ve İsrail’in İran’ı hedef alan tek taraflı askeri müdahalesi sadece Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini sarsmakla kalmamış aynı zamanda uluslararası sistemdeki yapısal fay hatlarını da tüm çıplaklığıyla açığa çıkarmıştır. Konjonktürel bir güvenlik krizinin ötesine geçen bu hamle, halihazırda derin bir krizden geçen transatlantik ittifakını ve Avrupa’nın iç dengelerini dönüştüren stratejik bir katalizördür. ABD’nin sahaya yansıttığı bu çıplak güç projeksiyonu, Avrupa’nın on yıllardır savunduğu “normatif güç” söyleminin çözülmesine yol açmaktadır. Ayrıca kıtanın yeni küresel güç mücadelesindeki edilgen konumunu tescillerken kıtadaki “stratejik otonomi” arayışının artık bir vizyon tartışması değil jeopolitik bir zorunluluk olduğunu da net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Transatlantik İlişkilerin Hızlı Dönüşümü: Krizden Hizalanmaya

Yakın döneme kadar transatlantik ilişkiler, Soğuk Savaş sonrası dönemin en derin çatlaklarından birine sahne oluyordu. ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde Avrupa’nın stratejik önceliğinin giderek azalması, Davos ve Münih güvenlik zirvelerinde açıkça telaffuz edilen vizyon ayrılıkları ve özellikle Donald Trump’ın Grönland’ı ilhak etme söylemine varan çıkışları, Avrupa başkentlerinde Amerikan şemsiyesi dışında bir güvenlik mimarisi arayışlarını tetiklemişti.

Avrupalı karar alıcılar, Washington’ın tek taraflı dayatmaları karşısında uluslararası hukuku, kurallara dayalı sistemi ve kurumsal normları merkeze alan bir direnç hattı örmeye çalışıyordu. Yaşanan krizler karşısındaki temel argümanlarını bu normatif zemin üzerinden, liberal uluslararası düzenin savunuculuğu argümanıyla şekillendiriyorlardı.

Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik doğrudan müdahalesi, bu direnç hattının ne denli kırılgan olduğunu kanıtladı. Sistemsel bir kriz anında, yeni bir stratejik çıkış üretemeyen Avrupa başkentlerinin ağırlıklı bir biçimde ve hızla Trump yönetiminin arkasında hizalandığı gözlemlendi. Kıtayı kısa bir süre önce ABD’den uzaklaştıran söylemsel ve yapısal nedenler ortadan kalkmamış olmasına rağmen, ABD ve İsrail askeri müdahalesinin gerçekleşmesiyle birlikte Avrupa’nın normatif söylemi yerini jeopolitik bir vesayeti kabullenme refleksine ve yükselen otonomi vurgularına bıraktı.

Avrupa İçi Stratejik Parçalanma ve Aktörlerin Tutumları

Avrupa’nın bu süreçteki edilgen hizalanması, kıta içinde homojen bir blok olmaktan ziyade, derinleşen bir stratejik parçalanmaya işaret etmektedir. Kriz anında Avrupalı aktörlerin sergilediği tutumlar, Avrupa Birliği’nin (AB) ortak bir dış politika aklı üretemediğini göstermektedir.

  • AB Kurumsal Yönetimi ve Hukukun Araçsallaştırılması: Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu, İran müdahalesi karşısında uluslararası hukuku referans almayı reddetmiştir. Ukrayna ve Grönland krizlerinde “kural temelli düzen”in en hararetli savunucusu olan bu kurumlar, ABD ve İsrail’in tek taraflı saldırısını kınamaktan kaçınmıştır. Bunun yerine söylem kayması yaşayarak doğrudan Tahran’ı hedef almışlar ve “rejim değişikliği” ajandasını destekleyen ve meşrulaştıran bir pozisyon üretmişlerdir. Bu durum, AB’nin kendisini ilgilendiren temel krizlerde referans verdiği kurucu değerlerini, ABD’nin jeopolitik vizyonuna entegre ettiğini göstermektedir. Ayrıca Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamaları kıta içerisinde ayrı bir bürokratik tartışmayı da beraberinde getirmekte ve komisyonun dış politikadaki rolünü sorgulamaya açmaktadır.
  • E3 (Birleşik Krallık, Fransa, Almanya) ve Operasyona Destek: Siyasi düzlemde E3 bloku, kendi karşılaştığı krizlerdeki söylemi bir kenara bırakarak, saldırının uluslararası hukuk boyutunu tartışmak yerine, İranı hedef alan ve rejim değişikliğini destekleyen bir söylem benimsemiştir. Sürecin en dikkat çekici boyutu, Avrupa’nın geleneksel güç merkezlerinin askeri ve siyasi olarak Washington-Tel Aviv eksenine entegre olmasıdır. Birleşik Krallık, operasyonel süreçte askeri üslerinin kullanılmasına izin vererek müdahalenin lojistik bir parçası haline gelmiştir. Fransa cephesinde ise Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un operasyonun uluslararası hukuka uyuşmadığına dair söylemsel bir şerh düşmesi, sahadaki jeopolitik hizalanmayı değiştirmemiştir. Zira bu hukuki itiraza rağmen Paris yönetimi, Akdeniz’e savaş uçakları konuşlandırarak müdahaleye aktif bir askeri caydırıcılık desteği sunmuştur. Söylem ile fiiliyat arasındaki bu derin asimetri, kıtanın yaşadığı normatif tutarsızlığı net bir biçimde tescillemektedir.
  • Almanya’nın Sapması: Şansölye Friedrich Merz’in ABD ziyaretinde sergilediği tutum, Avrupa entegrasyonu ve küresel ilişkilerde bir blok olarak duruşu açısından bir kırılma noktasıdır. Merz’in ABD’nin İran politikasına ve rejim değişikliği hedefine tam destek vermesinin ötesinde Trump’ın bir başka Birlik üyesi olan İspanya’ya yönelik ekonomik ambargo tehdidini onaylar bir pozisyonda  kalması, AB’nin varoluşsal temeli olan ekonomik dayanışma ilkesinin ABD tarafından çözülüşü anlamına gelmektedir.
  • Yalnızlaştırılan Azınlık: Özellikle İspanya ve daha kısık tonda Norveç ve Danimarka gibi uluslararası hukukun ihlalini açıkça dile getiren ve eylemin adını koyarak saldırıyı kınayan ülkeler ise kendi kıtaları içinde izole edilmiş, kurucu değerleri savundukları için ABD tarafından tehdit edilmiş ve buna sessiz kalan Avrupalı ana akım tarafından siyasi ve ekonomik baskılara (ambargo tehditleri vb.) açık hale getirilmişlerdir.

Normatif Krizden Sert Güç Arayışına

Avrupa’nın, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalesine gösterdiği reaksiyon, yaşanan krizin bir liderlik zafiyetinden öte, kıtada bir yapısal çözülme süreci yaşandığının en aşikar ispatıdır. Ukrayna krizinde Rus revizyonizmine karşı uluslararası hukuku ve egemenlik normlarını seferber eden kıta, İran denkleminde ise bu ilkeleri açıkça askıya almıştır. Avrupalı liderlerin, ABD-İsrail ekseninin tek taraflı güç kullanımını ve rejim değişikliği ajandalarını zımnen onaylaması, “kurallara dayalı düzen” söyleminin Avrupa için evrensel bir ilke değil jeopolitik bir kılıf olduğunu tartışan itirazlara kanıt teşkil etmektedir. Yakın bir zamana kadar kıtanın stratejik otonomisine en büyük tehdit sayılan Trump vesayetini ciddi ve görünür bir stratejik itiraz üretmeksizin kabullenmesi, AB’nin normatif güç iddiasını uluslararası sistemde tasfiye etmektedir.

Esasen Avrupa’nın mevcut askeri kapasitesi, analistlerin de belirttiği gibi normatif bir meşruiyet kılıfı olmaksızın bölgede sert güç projeksiyonu üretebilecek seviyede değildir. Bu yapısal açmaz ve son dönemde gelişen Ortadoğu denklemindeki stratejik ehemmiyetsizlikleri, Avrupa’yı kendi değerleri ile jeopolitik teslimiyetini bağdaştırabilmek adına bir meşruiyet anlatısı inşa etmeye itmiştir. Sahada gerçek bir diplomatik otonomisi kalmayan Avrupa, krizin nedenselliğini kendi normatif illüzyonu içinde bağlamından koparıp çarpıtarak, fiiliyatta müdahaleci eksenin edilgen bir lojistik aparatına dönüşmektedir.

Son dönemde yaşanan gelişmeler ve İran müdahalesinin küresel anlamda görünür kıldığı Avrupa’nın normatif çifte standardı ve seçici danışmanlığı Avrupa’yı statik bir kabullenişten ziyade pragmatik ve daha sert bir rasyonaliteye de eş zamanlı olarak itmektedir. Transatlantik ilişkilerde dışlanan ve hatta aşağılanan, kurallara dayalı sistemin ilk defa kendisi için de işlemeyebileceği gerçeğiyle yüzleşen kıta, artık normatif güç illüzyonlarını hafifleterek sert güç enstrümanlarına ve yeni stratejik çeşitlendirme arayışlarına yönelmektedir.

Avrupa’nın İran müdahalesi karşısındaki edilgen tutumu, liderlerin artık doğrudan Trump’ın siyasi rasyonalitesiyle konuşmaya başlamasıyla yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Şanşölye Merz’in “Müttefiklerimize ders verme zamanı değil” diyerek normatif üstünlük iddiasından feragat etmesi sıradan bir diplomatik manevra değildir. Alman şansölyesi, kıtanın İran politikasını doğrudan “Rusya’ya karşı duyulan jeopolitik kırılganlığa” bağlayıp Avrupa’nın kendi güvenliğini garanti altına alabilmek için artık en temel kurucu ilkelerini bile açık bir şekilde jeopolitik pazarlık masasına sürdüğünü kanıtlamıştır.

Ancak İran müdahalesinin hızlandırdığı en somut gelişme askeri cephede yaşanmakta ve bu dönüşüm ağırlıklı olarak Fransa’nın inisiyatifiyle şekillenmektedir. Önümüzdeki yarım asrın “nükleer silahlar dönemi” olacağını savunan Paris, krizin oluşturduğu jeopolitik ivmeyle yeni nükleer doktrini operasyonel hale getirmiştir.

Brest’teki nükleer denizaltı üssünden verilen stratejik mesajla Fransa; mevcut 300 civarındaki savaş başlığı envanterini niceliksel olarak artıracağını ve 2036’da “Yenilmez” (The Invincible) adıyla yeni nesil nükleer denizaltısını sahaya süreceğini ilan etmiştir. Bu hamleyi salt ulusal bir kapasite inşasından çıkaran asıl kırılma ise aralarında İngiltere, Almanya ve Polonya’nın da bulunduğu sekiz Avrupa ülkesiyle mutabık kalınan “gelişmiş caydırıcılık” mimarisidir. Bu yeni konsept, Fransız nükleer vurucu gücünün (force de frappe) müttefik hava üslerine konuşlandırılacak bombardıman uçakları ve ortak tatbikatlar vasıtasıyla fiilen tüm Avrupa sathına yayılması anlamına gelmektedir. Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın bu bloku “düşmanların saldırmaya cüret edemeyeceği bir ortak silahlanma” refleksi olarak rasyonalize etmesi; esasen Avrupa’nın derinleşen konvansiyonel zafiyetini ve stratejik öngörülemezliği, kıta içi nihai silah tahkimatıyla kapatma telaşının en somut dışa vurumudur.

Fransa’nın bir diğer spesifik adımı da AB’nin yaşadığı bir diğer kurumsal krizi aşmak adına gerçekleşmiştir. Avrupa’nın kurumsal felci, Körfez’de yoğunlaşan çatışmanın Doğu Akdeniz’e sıçramasıyla çok daha somut bir güvenlik açığına dönüşmüştür. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne (GKRY) yönelik tehditler karşısında kıtanın kurumsal caydırıcılık üretememesi, GKRY örneğinde hukuki bir açmazla tescillenmiştir. GKRY’nin bölgesel tehditler karşısında AB’nin karşılıklı savunma maddesini (42.7) yürürlüğe sokamaması, bir bakıma Birliğin Ortadoğu’daki savaşa resmen çekilme korkusundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla GKRY’nin savunma yükü Yunanistan’ın tek taraflı askeri tahkimatına terk edilmiştir. Ancak kısa bir süre sonra Macron, bu kurumsal açığı bir bakıma kapatma niyetiyle, Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle’ü Akdeniz’e gönderdiğini açıklamıştır.

Avrupa için Sonrası

Gelinen son nokta, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalesinin Avrupa için salt bir dış politika krizinden ziyade, yeni ve ciddi bir yüzleşme anı olduğunu göstermektedir. Bu süreç, her şeyden önce AB’nin Ortadoğu’daki küresel aktörlük kapasitesinin temel yapısal defolarını tüm çıplaklığıyla yeniden gün yüzüne çıkarmıştır. En belirgin gerçek şudur ki sahada bağımsız bir askeri caydırıcılığı ve entegre bir güç projeksiyonu bulunmayan Avrupa’nın, ABD’nin jeopolitik himayesi ve öncülüğü olmaksızın Ortadoğu denkleminde anlamlı, belirleyici ve otonom bir aktör olabilmesi mümkün değildir. Kıtanın kriz anlarında bağımsız bir stratejik akıl üretememesi –İran müdahalesinde tekrar aşikar olduğu gibi– diplomatik etkisini tamamen Washington’ın sahadaki inisiyatifi ve yönlendirmesine bağımlı kılmaktadır.

Bu edilgenlik ve inisiyatif kaybı, AB içinde kurumsal bir bütünleşmeden ziyade derin bir stratejik parçalanmaya yol açmaktadır. Birlik, ortak bir vizyon etrafında kenetlenmek yerine, ulusal güvenlik kaygılarının yönlendirdiği asimetrik ve tepkisel politikalar üretmektedir. Dahası kıta içindeki bu stratejik parçalanma doğrudan Washington tarafından körüklenmekte ve derinleştirilmektedir. Washington, Avrupa başkentlerine diplomatik bir manevra alanı veya tarafsızlık opsiyonu bırakmaksızın, açıkça “taraf olma” ve Amerikan eksenine kayıtsız şartsız hizalanma dayatmasında bulunmaktadır. Ana akımdan sapan İspanya gibi aktörlerin yaptırımlarla tehdit edilmesi ve kıtanın lokomotifi konumundaki Almanya’nın buna sessiz kalması, AB’nin kendi içindeki dayanışma zeminini sarsmakta ve Birlik üyelerini ABD’nin tek taraflı politikalarının zoraki birer uzantısı haline getirmektedir.

Krizin transatlantik ilişkiler bağlamında ortaya çıkardığı en çarpıcı tarihsel ironi ise Avrupa’nın güvenlik ve kimlik söylemindeki dramatik dönüşümdür. Yakın geçmişteki krizlerde ve transatlantik kopuş emarelerinde kurallara dayalı uluslararası düzen ve uluslararası hukuk söylemlerine sıkı sıkıya sarılan Avrupa, bugün bu normatif kalkanı hızla terk etmektedir. Değerler diplomasisi yerini Fransa’nın başını çektiği nükleer şemsiyeyi genişletme planları, askeri tahkimat ve saf sert güç reflekslerine bırakmaktadır. Esasen Avrupa’nın sert güce yönelmesi ve askerileşmesi, ABD’nin ısrarla savunma yükünün paylaşılması bağlamında kıtaya salık verdiği ve dayattığı temel bir stratejik öğüttür. Ancak Avrupa bu hedefe, otonom ve vizyoner bir küresel güç olarak değil normatif inandırıcılığını yitirmiş, içeride parçalanmış ve dışarıda vesayet altına girmiş bir panik haliyle ilerlemektedir.

Önceki krizlerde diplomasi ve kuralları dikte eden normatif güç rolü çözülen Avrupa, giderek normsuzlaşan küresel sistemde değerleriyle değil silah kapasitesi ve jeopolitik hayatta kalma güdüleriyle var olmaya çalışan klasik bir güç siyaseti aktörüne dönüşmektedir.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.