“On Yıl Sonra 15 Temmuz: Demokratik Dirençlilik Açısından Bir Değerlendirme
* Bu analiz, Silahlı Kuvvetler içinde yuvalanan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından gerçekleştirilen ve teşebbüs aşamasında bastırılan darbe girişiminin neden başarıya ulaşamadığını, birbirini tamamlayan üç temel etkenden biri olan Demokrasi ekseninde ele almaktadır.
UHA / İnternational News Agency
Prof. Dr. Hamit Emrah BERİŞ
ANKARA, 18 TEMMUZ 2026 – Çukurova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş, SETA için “ON YIL SONRA 15 TEMMUZ: Demokratik Dirençlilik Açısından Bir Değerlendirme” başlıklı bir analiz kaleme aldı.

DEMOKRASİNİN DİRENÇLİLİĞİ
Türk demokrasisi, 15 Temmuz’da aslında ciddi bir sınava tabi tutuldu. Daha önce de darbe tecrübesi yaşayan demokrasinin 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat tarihlerinin tamamında karşı karşıya geldiği bu imtihanı kaybettiği söylenebilir.
Söz konusu darbe ve askeri müdahale süreçlerinde kamuoyunun doğrudan tepkisi oldukça sınırlı kaldı, darbeciler amaçlarına kolayca ulaştılar. İlk olarak 27 Mayıs 1960’ta Silahlı Kuvvetler içindeki bir cuntanın demokratik yollarla işbaşına gelen Demokrat Parti hükümetini devirmesinin adeta darbeleri gelenek haline getirdiği söylenebilir.

27 Mayıs’tan 12 Eylül’e, en son da 28 Şubat’a kadar uzanan zaman diliminde darbecilerle hesaplaşmaya gidilmemesi, askeri bürokrasinin gerek gördüğü durumlarda demokratik siyasetin olağan işleyişine müdahale edebileceği yönünde bir algı oluşmasına sebebiyet verdi. Darbelerin ardından demokrasiye yumuşak geçişlerin yaşanması, hiçbir darbecinin yargılanmamasını ve bu açıdan gerçek anlamda bir normalleşme sürecinin yaşanmamasını beraberinde getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidarının ilk günlerinden itibaren her türlü vesayetle mücadele etme kararlılığını gösterdi.11 Kendisi de 28 Şubat döneminde yargılanan ve hüküm giyerek bir süre cezaevinde kalan, ayrıca siyasi yasaklı durumuna düşen Erdoğan, siyasetinin merkezine darbelerle ve darbelerin sonunda ortaya çıkan vesayet mekanizmalarıyla mücadeleyi yerleştirdi.
İktidarının ilk günlerinden itibaren, darbelerin ve darbelerin etkisiyle ortaya çıkan vesayet kurumlarının milli iradenin kullanılmasının önündeki en önemli engellerden biri olduğunu sıklıkla dile getirdi. Bu şekilde, aslında kolektif bilinçaltına darbelerle mücadelenin tüm toplumsal kesimlerin görevi olduğu ve bunun milletin kendi iradesine sahip çıkması anlamına geldiği mesajı gönderildi. Söz konusu yaklaşım, söylem bazında bırakılmadı, kuvveden fiile geçildi.
Darbe dönemlerinde kabul edilen vesayetçi düzenlemeler belirlenerek bunların yürürlükten kaldırılmaları sağlandı. 15 Temmuz gecesi yaşananlar aracılığıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çabalarının aslında ülke demokrasinin direncini artırdığı görüldü.
Demokratik dirençlilik (democratic resilience) kavramı, bir demokrasinin yüz yüze olduğu iç ve dış tehditler karşısında temel kurumları, normları, işleyiş süreçlerini koruyabilme, karşılaşılan tehditleri bertaraf edebilme kapasitesini ifade etmektedir. Darbe gibi içsel ve dışsal baskılar ile antidemokratik eylemler karşısında kendini ne kadar koruyabiliyorsa o kadar güçlü bir demokrasiden söz etmek
mümkündür.
Demokrasinin olağan dönemlerde işleyişini sürdürmesi kriz anlarına göre çok daha kolaydır. Asıl önemli nokta, herhangi bir kriz anında demokrasinin korunmasını sağlayacak bir siyasi kültürün var olup olmamasıdır. Bu anlamda, demokratik dirençliliğin dört ana parametreden oluştuğu söylenebilir. Öncelikle anayasal güçlerin, yani yasama, yürütme ve yargının kriz anında işlevlerini yerine getirebilecek durumda olması gerekir. Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında her bir gücün vereceği tepkinin sistemi korumak açısından işlevi farklıdır.
İkinci olarak siyasal aktörler, partiler ve politikacılar, demokrasinin yanında olduklarını ve sistemi korumak için mücadele edeceklerini
göstermelidir. Üçüncü sırada sivil toplum kuruluşlarının (STK) demokrasinin yanında konumlanmalarının gerekliliği yer alır.
Sonuncusu ve belki de en önemlisi ise toplumun demokrasinin ciddi bir tehdit altında olduğu olağanüstü durumlarda sergileyeceği tavırdır. Bir antidemokratik girişimin halka rağmen başarılı olma ihtimali düşüktür. Bu nedenle, darbeciler bile halkın çıkarları ve hatta talebi doğrultusunda darbe yaptıklarını iddia ederler.
Tüm rejimler, meşruiyetlerini halktan devşirmeye çalışır. Dolayısıyla halkın tepkisi, demokrasiyi kesintiye uğratacak bir sürecin başarılı
olup olmaması bakımından kritik öneme sahiptir.
Darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz gecesi, tüm aktörler demokrasiyi korumak için önemli bir kararlılık sergiledi. Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) fiilen bombalanmasına rağmen parlamentoya ulaşan milletvekilleri aracılığıyla çalışmalarına devam etti. Dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman, Genel Kurulu açtı ve farklı partilerden milletvekillerine söz vererek darbeye karşı ortak bir sesin yükselmesini sağladı.
Kürsüye çıkan tüm milletvekilleri, milletin kendilerine emanet edilen iradesini teslim etmeyeceklerini ortaya koydu. Bunun yanında yürütme organı, tüm unsurlarıyla görevlerine devam etti. Özellikle güvenlik bürokrasisi önemli bir işlev üstlendi ve darbecilerle aktif şekilde mücadele etti. Ayrıca ulaşım ve iletişim hizmetlerinde darbecilerin tüm çabalarına rağmen bir kesinti yaşanmadı. Yargı da ilk andan itibaren darbeye yönelik açıklanan soruşturmalar ve gözaltı talimatları aracılığıyla demokrasinin korunması sürecinin içinde oldu.
Aynı gece, farklı STK’lar kesinlikle seçilmiş hükümetin yanında olduklarını ve darbeyi desteklemediklerini ilan ettiler. Ancak bunların
en önemlisi halkın tepkisiydi. Darbe girişiminin başladığı ilk andan itibaren İstanbul ve Ankara başta olmak üzere farklı şehirlerden 100 binlerce vatandaş sokağa çıkarak darbeye karşı koydular.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısının ardından sokaklara çıkan vatandaş sayısı katlanarak arttı. Bu süreçte, darbeciler güvenlik
güçlerinin yanı sıra sivil halka yönelik de şiddet uyguladılar. Ancak direnişe geçen vatandaşlar, çok sayıda can kaybı yaşanmasına
rağmen geri adım atmadı. Böylece Türk demokrasisi içine girdiği sınavı kazandı.
15 Temmuz’da halkın sokağa çıkışı, aslında darbelerin “toplumsal hafıza” üzerinde bıraktığı olumsuz izlerle de yakından ilişkilidir. 27 Mayıs darbesi sonrasında Başbakan Adnan Menderes’in iki bakanı, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ile birlikte
idam edilmesi özellikle sağ siyaset üzerinde travmatik bir etki yaptı.
Hemen herkesin bu idamların haksız olduğunu bilmesine rağmen buna karşı çıkılamaması uzunca yıllar boyunca insanların vicdanına adeta bir pişmanlık duygusu yerleştirdi. 12 Eylül ise çok daha geniş toplumsal kesimlere dokundu. Çok sayıda insan yargılandı, işkence gördü, uzun süre hapis yattı ve idam edildi.
Dolayısıyla 12 Eylül’ün dramatik etkileri toplumda çok daha fazla insana doğrudan ya da dolaylı olarak ulaştı. Üstelik darbecilerin “bir sağdan, bir soldan” mantığı uğranılan mağduriyetlerin siyaset üstü bir görünüm kazanmasını beraberinde getirdi. Öyle ki 12 Eylül Anayasası yüzde 92’lik bir çoğunlukla kabul edilip darbenin zımnen onaylandığı gibi bir görünüm oluşsa da zaman içinde ortaya çıkan mağduriyet hikayeleri toplumsal algının da değişmesini beraberinde getirdi. Daha güncel bir örnek olarak 28 Şubat sürecinde yaşananların izleri toplumsal hafızada daha diriydi. Burada mağduriyet yaşayanların durumu daha geniş kesimler tarafından biliniyordu.
Diğer darbeler gibi 28 Şubat döneminde de muktedirler, toplumun ciddi bir tepkisiyle karşılaşmadan amaçlarına kısa vadede ulaştılar. Ancak tüm bunların toplumun hafızasında bir yara açtığı görüldü. Şu noktaya dikkat çekmek gerekir: Darbenin ilk saatlerinde, pek çok kişi tarafından tahmin edilse de failin FETÖ olduğu henüz tam anlamıyla bilinmiyordu.
Dolayısıyla insanlar her kimden geliyorsa gelsin ve kendileri için bedeli her ne olursa olsun düşünmeden sokağa indiler. Üstelik yakın gelecekte bir darbe girişiminin yaşanabileceğine dair haberler ya da siyasetçiler tarafından yapılan uyarılar da bulunmuyordu. Yani değil
stratejik, psikolojik bir hazırlık sürecinden bile söz etmek mümkün değildi.
Bu beklenmedik hadiseye karşı tüm direniş, önceden planlanmayan şekilde oldukça hızlı ve kendiliğinden gelişti. Muhtemelen bu doğal tepki darbecilerin planları kadar psikolojilerini de bozdu.
15 Temmuz’da yaşananların teşebbüs aşamasında kalması, Türkiye’de toplumun, siyasal aktörlerin ve devlet kurumlarının demokratik meşruiyeti koruma açısından güçlü bir kararlılık göstermeleri sayesinde mümkün oldu. Bu durum aslında Türkiye’de demokratik dirençliliğin oldukça yüksek olduğunu da gösterdi. Öyle ki FETÖ, darbe girişimi sırasında yalnız kaldı. Muhtemelen kendisine
açık ya da örtülü destek vereceğini, en azından sessiz kalacağını düşündüğü kesimler tarafından yalnız bırakıldı. Bu da darbenin hiçbir şekilde toplumsal taban bulamamasını sağladı.
Demokrasi için anlamlı olan konu, darbe teşebbüsüyle bir bakıma topyekün mücadele edilmesiydi. Tekrarlamak gerekirse bu tablo demokrasinin ulaştığı olgunluk seviyesini göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır.
***
Yazar hakkında
HAMİT EMRAH BERİŞ
Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1998’de mezun oldu. Siyaset bilimi alanında yüksek lisansını aynı üniversitede, doktorasını ise Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. 2010’da doçent, 2016’da profesör unvanlarını aldı. Önce Gazi Üniversitesi ardından Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Bölümü’nde araştırma görevliliğinden profesörlüğe kadar farklı ünvanlarla çalıştı. Üniversitedeki görevinin yanında 2014-2018 arasında Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığında müsteşar yardımcısı; 2018-2023 arasında Polis Akademisi başkan yardımcısı ve İç Güvenlik Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. 2023’te Yükseköğretim Denetleme Kurulu başkanlığına, 2024’te ise halihazırda yürüttüğü Çukurova Üniversitesi rektörlüğü görevine atandı. Yayımlanmış on dört kitabı ve çok sayıda makalesi vardır.
