MİA Başkanı Prof. Dr. Talha Köse, “Terörsüz Türkiye süreci kurumsallaşma aşamasına geçti”
* Milli İstihbarat Akademisi Başkanı Prof. Dr. Talha Köse, Terörsüz Türkiye sürecinin kurumsallaşma aşamasına geçtiğini belirterek, bu özgün ‘Türkiye Modeli’nin başarısının; hukuki düzenlemeler, siyasi mutabakat ve toplumsal bütünleşme kapasitesiyle ölçüleceğini kaydetti.
Öne çıkan konu başlıkları:
-Sürecin toplumsallaşması
-Yönetilmesi gereken riskler
-Türkiye Modeli’nin potansiyel başarısı
UHA / İnternational News Agency
Prof. Dr. Talha Köse & Milli İstihbarat Akademisi Başkanı
ANKARA, 24 AĞUSTOS 2026 -Terörsüz Türkiye sürecinin bu aşamadaki temel meselelerinden biri de sahada ortaya çıkan şiddetsizlik ortamının ve tasfiye sürecinin sağlıklı ve kalıcı bir şekilde toplumsallaşmasıdır. Bu noktada sürecin kamuoyuna açılması yeni bir eşik oluşturmaktadır. Daha kapalı ve kontrollü bir formatta ilerleyen önceki aşamada temel mesele sürecin yönetilmesiyken yeni aşamada anlatı inşası da en az sürecin kendisi kadar önem kazanmaktadır.
Sürecin toplumsallaşması
Kamuoyunun sağlıklı bir tartışma zeminine kavuşturulması, doğru bir iletişim stratejisinin oluşturulması, aktörlerin şeffaf bir biçimde bilgilendirilmesi ve kamu kurumları arasında koordinasyon sağlanması bu nedenle sürecin asli unsurlarından biri haline gelmektedir. Ortaya çıkacak yeni toplumsal dinamiklerin ve uygulamaların toplum tarafından kabulü ve benimsenmesi, sürecin kamuoyu tarafından nasıl algılandığına, hangi dil üzerinden anlatıldığına ve farklı aktörlerin bu yeni gerçekliğe ne ölçüde uyum sağladığına doğrudan bağlıdır. Aksi takdirde oluşabilecek iletişim ve koordinasyon eksiklikleri sahadaki gelişmelerin kamuoyuna farklı veya çelişkili biçimlerde yansıması riskini beraberinde getirebilir.
Bununla birlikte, Türkiye’nin elinde önemli bir avantaj bulunmaktadır. Uzun süredir şiddetin yaşanmadığı bir ortam, terörden arınmanın giderek olağanlaşmasına imkan veren yeni bir zemin oluşturmaktadır. Bu durumun ortaya çıkması dahi başlı başına önemli bir kazanımdır. Üstelik söz konusu çatışmasızlık ortamı Suriye ile Irak’a da yansıyarak süreci destekleyici bir unsur olarak işlemektedir. Bundan sonraki mesele, bu fiili şiddetsizlik halinin geçici bir güvenlik başarısı olarak kalmaması ve daha kalıcı bir toplumsal beklentiye dönüşmesidir.

Yeni aşamada sürecin kamusallaşmasıyla birlikte aktör seti de genişlemektedir. Siyasi aktörler ve kamu kurumlarının yanında medya, akademi, sivil toplum ve diğer toplumsal kesimler de yeni aşamada yaşanacak gelişmelerin nasıl anlamlandırılacağını etkileyen aktörler haline gelmektedir. Dolayısıyla farklı siyasi yelpazeden aktörlerin olumlu veya olumsuz yaklaşımlarıyla kamuoyunu etkileme potansiyeline sahip olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu noktada tüm fikir ayrılıklarına rağmen üzerinde uzlaşılması gereken temel husus, terörün bitmesi ve şiddetsizliğin siyasetin ve gündelik hayatın olağan zemini olarak görülmesi olmalıdır.
Yönetilmesi gereken riskler
Terörsüz Türkiye’nin yeni aşamasında risklerin ağırlık merkezi de değişmektedir. Silahlı şiddetin gerilemesiyle birlikte sürecin önündeki temel meseleler giderek siyasi mutabakatın korunması, alınan kararların uygulamaya yansıtılması ve dış kaynaklı bozucu etkilerin yönetilmesi etrafında şekillenmektedir. Bu nedenle bundan sonraki dönemde asıl sınav, “oyun bozucu” aktörlerin tekil sabotaj veya provokasyon girişimlerini önlemek kadar süreci bugünkü aşamaya taşıyan siyasi ve kurumsal zemini içeriden gelen sınamalarla aşınmasını engellemek olacaktır. Süreci destekleyen siyasi aktörler arasındaki iletişim ve eşgüdümün muhafaza edilmesi sürecin dayanıklılığı açısından önemlidir.
Bu husustaki en önemli siyasi risk, mevcut farklılıkların ortak stratejik hedefin önüne geçmesidir. Süreçte sorumluluk üstlenen aktörler arasında siyasal söylem bakımından farklılaşmalar bulunsa da bunlar henüz ortak zemini ortadan kaldıracak düzeyde değildir. Bununla birlikte karşılıklı güveni zedeleyen açıklamalar, söylemler veya adımlar mevcut farklılıkları daha derin bir gerilime dönüştürebilir. Dolayısıyla risk, farklı siyasi pozisyonların varlığından çok, bu ayrışmaların kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna sürecin uzun vadeli hedefini aşındırmasıdır.

İkinci risk alanı, kararlarla uygulama arasında ortaya çıkabilecek boşluktur. Yeni döneme ilişkin hazırlık ve kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri, sürecin temel riskleri arasındadır. Hukuki ve siyasi düzeyde alınan kararların kurumlar arasında yaşanabilecek koordinasyon sorunları sebebiyle sahaya gecikmeli veya tutarsız biçimde yansıması, sürecin öngörülebilirliğini ve kamuoyundaki güvenilirliğini zayıflatabilir. Hukuki düzenlemelerin ve bu düzenlemelerin ruhuyla uyumlu uygulamaların merkezi ve yerel bürokrasi tarafında hayata geçirilmesi, aksama noktalarında ise esnek sorun çözüm mekanizmalarının devreye girmesi sürecin sağlıklı işleyişi açısından önem arz etmektedir. Bu nedenle kurumsal eşgüdüm, yeni aşamada sürecin sürekliliğinin temel şartlarından biri haline gelmektedir.
Dış riskler ise potansiyel riskleri daha görünür hale getirebilir. Türkiye’yi bölgede sınırlamak, dengelemek veya çevrelemek isteyen ülkelerin faaliyetleri sürecin en önemli dış riskidir. Bölgesel belirsizlikler ve dış aktörlerin “oyun bozucu” müdahaleleri, özellikle içeride siyasi veya kurumsal uyumun zayıfladığı dönemlerde daha etkili hale gelebilir. Örgüte bağlı bazı alt gruplar ve lider kadrodan bazı isimler dış aktörler tarafından sürece karşı davranma konusunda teşvikedilmeye çalışılacaktır. Bu konuda farkındalık ve soğukkanlı yaklaşımı canlı tutmak gerekmektedir.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye’nin önündeki temel risk üç düzeyde ortaya çıkmaktadır: Siyasi alanda mutabakatın aşınması, kurumsal alanda kararlarla uygulama arasındaki mesafenin artması ve dış alanda bu kırılganlıkların istismar edilmesi. Yeni aşamanın başarısız olması ihtimali ve dayanıklılığı da büyük ölçüde bu üç alanın aynı anda yönetilebilmesine bağlıdır.
Türkiye Modeli’nin potansiyel başarısı
Sonuç olarak gelinen aşama, Terörsüz Türkiye’nin özgün bir “Türkiye Modeli” olarak kavramsallaştırılmasına imkan veren temel unsurları daha görünür hale getirmektedir. Bu modelin ayırt edici yönü, sürecin dışarıdan aktarılan reçetelere veya üçüncü tarafların arabuluculuğu yerine Türkiye’nin kendi tarihsel tecrübesine, kurumsal kapasitesine ve toplumsal dinamiklerine dayanmasıdır. Güçlü devlet kapasitesi, demokratik meşruiyet, toplumsal sahiplenme ve kurumlar arası koordinasyonun aynı stratejik çerçevede buluşması, modelin temel mimarisini oluşturmaktadır.
Ancak bu modelin potansiyel başarısı, onu ortaya çıkaran siyasi ve güvenlik dinamiklerinden ziyade, farklı koşullar altında sürdürülebilir olup olmadığıyla ölçülür. Bu nedenle Türkiye Modeli’nin asıl sınavı bundan sonra verilecektir. Bölgesel krizlere, siyasi söylem farklılıklarına ve uygulamada ortaya çıkabilecek aksaklıklara rağmen ortak istikametin korunması, sürecin dönemsel bir siyasi mutabakatın ötesine geçerek kalıcı bir toplumsal ve kurumsal zemine yerleşmesini mümkün kılacaktır.
Bu açıdan Türkiye Modeli’nin başarısı, terörün sona ermesini tek başına bir güvenlik sonucu olarak bırakmayıp bunu hukuki kurumsallaşma, siyasi mutabakat ve toplumsal bütünleşme üzerinden kalıcı bir düzene dönüştürebilme kapasitesiyle ölçülecektir. Nitekim sürecin esas hedefi de terörün ve şiddetin ürettiği zemini kalıcı biçimde ortadan kaldırmak, ortak aidiyet ve toplumsal güveni güçlendirmektir. Dolayısıyla Türkiye Modeli, süreci bu aşamaya kadar başarıyla getirdiği gibi söz konusu nihai amaca da ulaşacak potansiyele sahiptir”.