Hukuksuzluklar Ortasında Hürmüz Boğazı
Neredeyse her şeyin uluslararası hukukun temel prensiplerinin hilafına işlediği bölgede İran’dan hukuka uymasını talep etmek bir kez daha güçlü devletlerin uluslararası hukuku samimiyetsizce “araçsallaştırılması” anlamına gelse de Hürmüz Boğazı gibi uluslararası deniz ulaşımı açısından oldukça önemli bir boğazdan geçişlerin hangi hukuki…
UHA / İnternational News Agency
Prof. Dr. Yücel ACAR, SETA, Araştırmacı
aNKARA, O5 MART 2026
Sadece son üç yılda Ortadoğu’da İsrail merkezli gelişmelerin neredeyse tamamına yakını, uluslararası hukukun 400 yıllık gelişimiyle pekişmiş temel prensiplerini yerle bir etmektedir. Halen devam eden İsrail saldırganlığı, “sınırlara ve devletlerin egemenliklerine saygı”, “sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmesi” ve “meşru müdafaa dışında silahlı kuvvet kullanılmasının yasak olduğu” prensiplerini sistematik biçimde yok sayarak yapılan ağır hukuksuzluklardır.
Elzem ihtiyaçlardan doğan ve insanlığın uzun bir süreç içerisinde kurabildiği nispeten “insani” devletlerarası ilişkilerin temelini oluşturan uluslararası hukuk ilkelerini yok saymanın bedeli, her ağır yıkımdan sonra tekrar görülmüştür. İçinde bulunduğumuz süreç, örneklerine daha önce de rastladığımız, özellikle de Ortadoğu’daki toplumlara ağır bedeller ödetecek derecede “hukuksuz bir süreç” niteliği taşımaktadır.
Açık ya da gizli nükleer silah sahibi devletler, diğerlerinde bulunabilecek nükleer silah çalışmalarını samimiyetsiz bir şekilde “dünyaya bir tehdit” olarak sunarak, bu devletlerin ya teslim olmalarını ya da ağır yıkımlara katlanmalarını talep etmektedirler. İsrail’in “güvenliğini tehdit eden en ufak unsuru” küresel barışın önüne koyma zorlamasının meydana getirdiği sistematik hukuksuzluklar, konuşulan herhangi bir konuyu hukuki boyutu ile değerlendirmeyi yalnızca soyut bir uğraş haline getirilmiştir.
Yine de son zamanlarda Hürmüz Boğazı ile ilgili gelişmelerin oluşturduğu ekonomik tehditler üzerinden uluslararası hukuk kaçınılmaz olarak hatırlanmakta, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya hakkı olup olmadığı sorgulanmaktadır. Neredeyse her şeyin uluslararası hukukun temel prensiplerinin hilafına işlediği bölgede İran’dan hukuka uymasını talep etmek bir kez daha güçlü devletlerin uluslararası hukuku samimiyetsizce “araçsallaştırılması” anlamına gelse de Hürmüz Boğazı gibi uluslararası deniz ulaşımı açısından oldukça önemli bir boğazdan geçişlerin hangi hukuki prensiplere dayandığını ortaya koymak faydalı olacaktır.
Hürmüz Boğazı ve Önemi
Hürmüz Boğazı, bir kıyısında Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), diğer kıyısında ise İran bulunan stratejik bir yerdir. Arap Körfezi’ni (veya Basra Körfezi) Umman Körfezi ve açık denizlere bağlayarak Körfez bölgesinin dünya deniz ticaretine açılan kapısı işlevini görür. Yaklaşık 90 deniz mili uzunluğundaki boğazın genişliği ise 52 deniz mili ile en dar noktasında 21 deniz mili arasında değişmektedir. Ayrıca en büyük ham petrol tankerlerinin geçişine imkan verecek derinliğe ve genişliğe sahiptir. En dar noktasında 21 mil genişliğe sahip olmakla birlikte fiili gemi geçiş şeritlerinin her iki yönde yalnızca ikişer mille sınırlı olması, deniz trafiğini dar bir hatta yoğunlaştırmakta ve bu da boğazı olası saldırılar karşısında stratejik açıdan savunmasız hale getirmektedir.
Bölgede üretilen ve ihraç edilen petrol miktarı, boğazın bu niteliklerine eklendiğinde Hürmüz Boğazı, dünyanın en önemli petrol geçiş noktalarından bir haline gelmektedir. 2024 ve 2025’in ilk çeyreğinde Hürmüz Boğazı’ndan geçen sevkiyatlar, toplam küresel deniz yoluyla petrol ticaretinin dörtte birinden fazlasını ve küresel petrol ve petrol ürünleri tüketiminin yaklaşık beşte birini oluşturmuştur. Buna ek olarak 2024’te küresel sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yaklaşık beşte biri de ağırlıklı olarak Katar’dan olmak üzere, Hürmüz Boğazı’ndan geçmiştir.
Görüldüğü gibi boğazdan büyük miktarlarda petrol ve LNG taşınmaktadır ve kapanması durumunda ise bölgeden petrol ve LNG ihracı için çok az alternatif seçenek bulunmaktadır. Bu nedenle petrol ya da LNG tankerlerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri geçici olarak dahi durduğunda bu durumun küresel enerji fiyatlarını yükseltebileceği, nakliye maliyetlerini artırabileceği ve önemli tedarik gecikmelerine yol açabileceği ifade edilmektedir.
Hürmüz Boğazı ayrıca küresel konteyner ticareti için de kilit öneme sahiptir. Cebel Ali ve Hor Fakkan gibi bu bölgedeki limanlar, küresel ağlarda ara noktalar olarak hizmet veren aktarma merkezleridir. Hürmüz Boğazı’nın aktarma merkezi olarak ortaya çıkışı hem ekonomik büyüme ve çeşitlenme hem de Basra Körfezi’ndeki kargo hacimlerinin artmasıyla ilişkilendirilmiş; bölgenin önemli bir ticaret ve lojistik platformu olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır. Böylece boğaz Dubai, Basra Körfezi, Güney Asya ve Doğu Afrika’ya besleyici hizmetler sunan bir aktarma ve bağlantı merkezi haline gelmiştir.
Hürmüz Boğazı’nın Hukuki Statüsü
Hürmüz Boğazı’ndan geçecek sivil ya da askeri gemilerin geçişini düzenleyen özel bir uluslararası sözleşme bulunmamaktadır. Hürmüz Boğazı ile ilgili tek özel düzenleme Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün 1973’te Hürmüz Boğazı’ndan gemilerin geçişini düzenleyen “gemi seyir düzenlemesi”dir. Bu düzenleme yalnızca gemilerin geçiş güzergahlarını belirlemektedir ve günümüze de bu trafik düzeni uygulanmaktadır. Çarpışma riskini azaltma ve güvenli ulaşımı sağlamayı hedefleyen bu düzenlemeye göre, boğazdan geçen gemiler bir trafik ayrım şeması (traffic separation schemes, TSS) izlerler. Basra Körfezi’ne doğru ilerleyen gemiler bir şerit, çıkış yapan gemiler ise başka bir şerit kullanır ve her şerit 2 mil genişliğindedir. Şeritler, 2 mil genişliğinde bir “orta şerit” ile ayrılmıştır.
Trafik ayrım düzeni dışında Hürmüz Boğazı’ndan geçişleri hukuken düzenleyen bir uluslararası sözleşmenin olmaması, boğazdan deniz ulaşımının, uluslararası hukukun ilgili genel kurallarına göre gerçekleşmek durumunda olduğu anlamına gelmektedir.
Uluslararası boğazlardan geçişlere dair uluslararası hukukun temel kuralı ulaşım serbestliğidir. Bu hak temelinde, herhangi bir devlete kayıtlı, yani herhangi bir devletin bayrağını taşıyan gemiler, uluslararası boğazlardan ve bir uluslararası boğaz olan Hürmüz Boğazı’ndan “zararsız geçiş hakkı”na sahiptirler. Bu hak bütün gemilere, önceden izin almadan ve kıyı devlet(ler)inin yasalarını ihlal etmeden, barışına ve düzenine zarar vermeden durmaksızın geçip gitme hakkını vermektedir.
Hürmüz Boğazı’nın sularının bir kısmı İran’ın bir kısmı Umman’ın ve bir kısmı da BAE’nin karasularından oluşmaktadır. Ancak boğaz sularının statüsü ne olursa olsun bütün gemiler boğazdan zararsız geçiş hakkına sahiptirler. Bu bağlamda yalnızca savaş gemilerine önceden bildirimde bulunma zorunluluğu getirilebilir. Nitekim İran yabancı savaş gemilerinden bu bildirimi ötenden beri talep etmektedir.
Zararsız geçiş hakkı, geçiş(ler)in zararlı hale gelmesi durumunda kıyı devletince durdurulabilir anlamına gelmektedir. Hürmüz Boğazı’nda bütün kıyılar İran’a ait olmadığından İran sivil gemilerin geçişini İran’ın barışına ve düzenine “zararlı oldukları” gerekçesiyle yalnızca kendi karasuları kısmında durdurabilir.
Uluslararası hukukta zararsız geçiş hakkının aksine iptal edilemeyen geçiş hakkı olan boğazlardan “transit geçiş hakkı”, 1982’de imzalanan ve günümüzde 172 devletin taraf olduğu Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi ile kabul edilmiştir. Sözleşmenin 38. maddesine göre transit geçiş hakkı, tüm gemi ve uçakların engellenmeyecek olan geçiş hakkına sahip olduklarını öngörmektedir. Bu durumda boğazın bir kısmı bir devletin adası ve anakarası arasında kalıyor ve adanın diğer tarafından coğrafi özellikleri nedeniyle uygun bir geçiş bölgesi bulunuyorsa sadece ada ile kıyı arasındaki kısımdan geçişlerin iptal edilebileceği öngörülmektedir.
İran bu sözleşmeyi imzalamış ancak onaylamamıştır. Bu durumda Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi ve ilgili maddesi İran açısından hukuken bağlayıcı bir nitelik göstermemektedir. Nitekim İran öteden beri transit geçiş hakkının Hürmüz Boğazı’nda geçerli olmadığı görüşünü sıklıkla dile getirmiştir. Bu durumda İran’ın “yalnızca kendi karasularını oluşturan kısmında” barış ve düzenine tehdit bağlamında belirli gerekçelerle geçişleri askıya alınması mümkündür.
Bir savaş veya silahlı çatışma durumunda “uluslararası boğazlardan serbest geçiş” ilkesinin sınırları ve şartları ayrıca değerlendirilmelidir. Kural olarak savaş zamanında da uluslararası boğazlardan sivil ticaret gemilerinin geçişinin serbest tutulması bir zorunluluktur. Savaşta olan kıyı devleti kendisine zararlı olduğunu değerlendirdiği yük taşıyan gemilerin geçişine müsaade etmeme hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. İran bu durumda Hürmüz Boğazı’nda yalnızca kendi karasularını oluşturan kısmında bu tür gemileri engelleme yetkisi kullanabilir. Belirtildiği gibi zararsız bir geçiş yaptıkları ölçüde deniz hukuku açısından Hürmüz Boğazı’ndan geçiş uluslararası seyrüsefer için serbest tutulmalıdır.
Ancak özellikle vurgulamak gerekir ki İran Hürmüz Boğazı’ndan geçecek herhangi bir gemiye saldırı düzenleyeceğini açıklayarak boğazı bir nevi, güvenli olmaktan çıkararak fiilen ve tamamen kapatmıştır. Oysa belirtildiği gibi İran dahil Hürmüz Boğazı kıyılarındaki ülkeler veya herhangi bir ülke Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapan sivil gemilere herhangi bir gerekçe ile saldırıda bulunma hakkına sahip değildir.
Boğazın bu şekilde tehdit ya da fiili saldırılarla kapatılması durumunda dahi askeri müdahaleye izin veren BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın silahlı müdahalede bulunulması hukuki olmayacaktır. Şayet ticaret gemilerine silahlı saldırı var ise bu saldırının önlenmesi için saldırıya uğrayan gemi ya da gemilerin bayrak devlet(ler)inin meşru müdafaa hakkı temelinde orantılı bir silahlı savunma hakları bulunmaktadır.
Nitekim 2019-2021 arasında Hürmüz Boğazı’nda bazı olaylar yaşanmış, 2019’da Panama bayraklı (Japon bir firmaya ait) ve Marshall Adaları bayraklı (Norveçli bir şirkete ait) bir petrol tankerine yönelik mayın saldırıları, İran ile diğer devletler, özellikle de ABD arasında gerilimlere yol açmıştı. ABD, petrol tankerlerine yönelik saldırıları İran silahlı kuvvetlerinin gerçekleştirdiğini iddia ederek İran’a karşı güç kullanma seçeneğini dışlamamış; Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, Avustralya, Japonya, Norveç, Belçika, Güney Kore ve diğer ülkeleri bir koalisyon içerisinde biraraya getirme çabası göstermiştir.
Savaş ya da silahlı çatışma esnasında askeri gemilerin hedef alınması genel olarak bir sorumluluk doğurmazken savaş esnasında da olsa ticaret gemilerinin silahlı saldırıların hedefi yapılması, verilen zararın giderilmesi anlamında hukuki (tazmin) sorumluluğu doğururken aynı zamanda cezai sorumluluğa da yol açabilmektedir. Zira savaş esnasında sivillere, sivil yerleşim yerlerine ya da sivil unsurlara saldırılar savaş suçu oluşturmaktadır.
Ortaya çıkan zararların giderilmesi için zorunlu bir uluslararası yargı kuruluşu bulunmamaktadır. Bu tür sorunlar ilgili devletler arasında görüşmeler yolu ile çözülmeye çalışılmaktadır. Zarara uğrayan gemi sahibi zarar veren devlet mahkemelerinde tazmin talebi ile dava açma hakkına sahipse de savaş durumlarında bu süreçler yerel zorluklarla karşılaşacaktır.
