COP31’de Türkiye-Afrika İklim İş Birliği: Sektörel Öncelikler
* Bu analiz, 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) Türkiye-Afrika iklim iş birliğini nasıl güçlendirebileceğini ele almaktadır.
UHA / International News Agency
ANKARA, 10 AĞUSTOS 2026 – UHA / International News Agency’n Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’n (SETA) resmi internet sitesinde yer alan “COP31’de Türkiye-Afrika İklim İş Birliği: Sektörel Öncelikler” başlıklı anaizde, 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) Türkiye-Afrika iklim iş birliğini nasıl güçlendirebileceğini ele almaktadır.
ÖZET
Bu analiz, 9-20 Kasım 2026’da Antalya’da düzenlenecek 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) Türkiye-Afrika iklim iş birliğini nasıl güçlendirebileceğini ele almaktadır. COP30 Belém uzlaşması uyarınca zirvenin ev sahipliği ve başkanlığını Türkiye üstlenirken müzakere başkanlığını ise Avustralya yürütecektir.
Zirve, küresel iklim eylemine duyulan güvenin zayıfladığı ve ABD’nin BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden (UNFCCC) çekildiği bir döneme denk gelmektedir. Bu tablo, Batı dışı aktörlere çok taraflı gündemi şekillendirme fırsatı sunmaktadır.
Türkiye-Afrika ilişkileri son otuz yılda derinleşmiş olsa da iklim konuları bu gündemde ikincil başlık olmayı sürdürmektedir. Bu analizde,
Türkiye’nin kapasitesi ile Afrika’nın ihtiyaçlarının örtüştüğü beş öncelikli sektör belirlenmiştir: yenilenebilir enerji teknolojisi transferi, iklime duyarlı tarım, iklim finansmanı, erken uyarı sistemleri ve iklim diplomasisi. Ayrıca COP31, Etiyopya’da yapılacak COP32’ye uzanan iki aşamalı bir sürecin ilk adımı olarak görülmelidir. Başarısı ise imzalanan bildirilerle değil hayata geçirilebilir projeler, belirlenmiş kurumlar ve güvenilir bir izleme süreci üretip üretmediğiyle ölçülmelidir.

GİRİŞ
COP31, 9-20 Kasım 2026’da Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleşecektir. Konferans, küresel iklim eylemine duyulan güvenin zayıfladığı bir döneme denk gelmektedir. Alınacak kararlar ise büyük ölçüde soruna en az katkıda bulunan bölgeleri etkileyecektir.
Türkiye bu görevi, kendi yeşil dönüşümünü sürdürürken ve 2053 net sıfır emisyon hedefine ilerlerken üstlenmektedir. Mevcut politikalarla dünyanın yüzyıl sonunda yaklaşık 2,8 °C ısınması beklenmektedir. Bu tahmin, ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma konusundaki
çekincelerini göstermektedir.
COP31’in önemi de bu nedenle yeni vaatlerden çok iş birliğini uygulamaya geçirmekte aranmaktadır. COP31, Türkiye’nin küresel iklim diplomasisindeki etkinliğini pekiştirecek kritik bir adımdır. COP30 Belém uzlaşması uyarınca zirvenin ev sahipliği ve başkanlığını Türkiye üstlenirken müzakere başkanlığını ise Avustralya yürütecektir.

Bu iş bölümü çerçevesinde Türkiye, Aksiyon Ajandası’na liderlik ederek sürecin tematik önceliklerini şekillendirecektir. Yaklaşık 200 ülkeden delegasyonun katılacağı organizasyon, Türkiye’ye ikili ve çok taraflı bağlarını güçlendirmek için geniş bir diplomatik alan sunmaktadır. Konferans ayrıca iklim, enerji ve kalkınma gibi alanlarda yeni iş birliği imkanları için elverişli bir zemin sağlamaktadır.
Türkiye, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında köprü olmanın ötesinde küresel iklim müzakerelerinde çoğu zaman kenarda kalan aktörleri de masaya taşıyabilir. Böylece diyaloğu güçlendirebilir ve iş birliğine daha uygun bir ortam oluşturabilir.
Bakan Murat Kurum
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un vurguladığı üzere Türkiye “diyalog, uzlaşı ve eylem” ilkesini öne çıkaracaktır.
COP31 Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle iklim alanındaki temaslarını da derinleştirecektir. Türkiye son otuz yılda Afrika ülkeleriyle ekonomik, siyasi ve kalkınma temelli ilişkilerini kayda değer biçimde genişletmiştir. Ancak iklim konuları bu gündemde ikincil başlık olarak kalmıştır. COP31’i önemli kılan da mevcut bağları güçlendirme ve somut iş birliğine dönüştürme imkanıdır. Ayrıca COP32’nin 2027’de Etiyopya’da yapılacak olması bu ülkeyi bir COP toplantısına ev sahipliği yapan beşinci Afrika ülkesi haline getirmektedir.
Kıtada daha önce Fas (2001 ve 2016), Kenya (2006), Güney Afrika (2011) ve Mısır (2022) COP toplantısına ev sahipliği yapmıştır. 2026 ve 2027’de gerçekleşecek bu ardışık ev sahiplikleri, Afrika’nın küresel iklim yönetişimindeki rolünü güçlendirmek ve Türkiye ile ortaklığını derinleştirmek için özel bir fırsat sunmaktadır.
Bu tablodan hareketle analiz, Türkiye’nin COP31 başkanlığının Afrika ile iklim iş birliğini nasıl güçlendirebileceğine odaklanmaktadır. Afrika ülkeleri Türkiye ile ekonomi, güvenlik, altyapı, kültür ve diplomasi gibi alanlara uzanan derin ve stratejik ilişkilere sahiptir. Analizin temel iddiası, COP31’in bu bağları yapılandırılmış ve sürdürülebilir bir iklim ortaklığına dönüştürmek için stratejik bir fırsat sunduğudur. 2022-2026 Ortak Eylem Planı’nda görüldüğü üzere Türkiye-Afrika iklim iş birliği halihazırda sürdürülebilir kalkınma, yenilenebilir enerji
ve tarımsal dayanıklılık üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır.
Bu zemin üzerinde yükselen COP31 başkanlığı ise taraflar arasındaki iş birliğini daha hedefli, ölçeklenebilir ve karşılıklı fayda sağlayan sonuçlara yönlendirebilecek konumdadır.
Analizin ilk bölümü Afrika’nın iklim konumuna odaklanmakta ve kıta ülkelerinin iklim değişikliğinden nasıl etkilendiklerini ele almaktadır. İkinci bölüm, kıtadaki iklim koşullarını ağırlaştıran etkenleri, yerel sorunları ve kapasite açıklarını incelemektedir. Üçüncü bölüm Türkiye-Afrika iş birliğinin en önemli stratejik alanları olan yenilenebilir enerji teknolojileri, iklime duyarlı tarım, iklim finansmanı, erken uyarı sistemleri ve iklim diplomasisine odaklanmaktadır.
Bu çerçevede COP31’in Afrika’nın ihtiyaçları ile Türkiye’nin kapasitesini buluşturarak iki taraf arasındaki stratejik ortaklığı nasıl güçlendirebileceği ortaya koyulmaktadır. Sonuç bölümünde ise Türkiye-Afrika iş birliğinin önündeki temel zorluklar özetlenmektedir.
AFRİKA’DA İKLİM SORUNLARI
Afrika Kıtası iklim değişikliğine karşı son derece kırılgandır. Kıta genelinde bireyleri ve toplulukları doğrudan etkileyen çok sayıda çevresel sorun yaşanmaktadır. Bunların başlıcaları artan sıcaklıklar ile giderek sıklaşan seller ve kuraklıklardır.
Söz konusu sorunlar altyapı, ürünler ve hayvancılığın tahrip olmasına, bulaşıcı hastalıkların yayılmasına, çatışmalara ve yerinden edilmelere yol açmaktadır. Tüm bunlar ise Afrika’nın ekonomik durgunluğunu beslemektedir.
Afrika 1920’den bu yana istikrarlı biçimde ısınmaktadır. Ortalama sıcaklıklar on yılda yaklaşık 0,13 °C, diğer bir ifadeyle yüz yılda yaklaşık 1,3 °C artmaktadır. Bu eğilim küresel örüntülerle uyumlu olsa da Afrika’daki ısınma hızı küresel ortalamanın üzerindedir. Kayıtlardaki en sıcak yılların tamamı son on yılda yaşanmıştır. Kıtanın ortalama sıcaklığı 1991-2020 referans dönemine göre 2023’te
yaklaşık 0,61 °C7 ve 2024’te ise 0,86 °C8 daha yüksek olmuştur.
Artan sıcaklık sağlık, eğitim, elektrik arzı, enerji tüketimi, tarım ve gıda güvenliği gibi geniş bir alanı etkilemektedir. Bu etki çok sayıda ölüm riskine ve sosyoekonomik soruna yol açmaktadır. Sık görülen sıcak hava dalgaları elektrik kesintilerine neden olmaktadır. Bu kesintiler ise vantilatör ve diğer soğutma araçlarının kullanımını engelleyerek ciddi sağlık sorunları doğurmaktadır.
Yüksek sıcaklıklar eğitim kurumlarını da etkilemekte, okulların kapanmasına yol açmaktadır. Bu durum eğitim süreçlerini kesintiye uğratmakta ve çocukların öğrenim süreçlerini olumsuz etkilemektedir. Aşırı sıcaklar ürün kayıpları ve su sıkıntısına yol açmaktadır. Bu kayıplar gıda güvensizliğini derinleştirmekte ve birçok bölgede gıda arzını tehdit etmektedir.
Kuraklık bu nedenle kalıcı ve yıkıcı bir tehlike olmayı sürdürmektedir. Afrika birkaç yılda bir yaşanan ve giderek şiddetlenen kuraklıklarla karşı karşıyadır. Bunların en dikkat çekici olanı yetmiş yılın en kötüsü sayılan 2020-2023 Afrika Boynuzu kuraklığıdır. 1999’dan bu yana Doğu Afrika’da yetersiz yağış mevsimlerinin tekrar aralığı beş-altı yıldan iki-üç yıla inmiştir.
Kuraklık, halkı tümüyle tarıma ve hayvancılığa bağlı bölgelerde yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Etkilenen insanlar daha verimli topraklar ya da daha yaşanabilir koşullar aramak için göç etmek zorunda kalmaktadır. Su kıtlığı kaynaklar üzerinde çatışmalara da yol açabilmekte ve zaten kırılgan olan bölgeleri daha da istikrarsızlaştırmaktadır. Sel, Afrika’da iklimle ilgili bir diğer büyük sorundur. Kıta her yıl yıkıcı sellerle karşılaşmaktadır. Büyük seller özellikle Doğu, Batı ve Güney Afrika’da düzenli olarak yaşanmaktadır.
En aşırı yağışlar ise giderek daha olası hale gelmektedir. Güney Afrika’nın bazı bölgelerinde bir zamanlar nadir sayılan yağışların artık yaklaşık elli yılda bir tekrar etmesi beklenmektedir. Sellere maruz kalmak sıtma ve kolera gibi suyla, taşıyıcılarla ve hayvanlarla bulaşan hastalıkların artmasına da yol açmıştır. Seller, sanitasyon eksikliği ve yerinden edilmeyle birleşerek kolera salgınlarının sayısını belirgin biçimde artırmaktadır.
Afrika, iklim değişikliğinin en ağır sonuçlarından bazılarını yaşamasına rağmen küresel ısınmaya katkısı çok düşük bir kıtadır. Yükü ise kıtanın kendisi taşımaktadır. Afrika küresel karbondioksit (CO2) emisyonlarının yalnızca yüzde 3’ünü üretmektedir. 2020’de kıtada kişi başına ortalama karbon ayak izi yaklaşık 0,95 ton CO2 eş değeriyken ABD’de bu rakam yaklaşık 14 tondu. Bu fark, ABD gibi gelişmiş ülkelerin küresel sera gazı emisyonlarına Afrika’dan çok daha fazla katkı yaptığını göstermektedir. Bununla birlikte Afrika’nın CO2
emisyonları 1980-2021 arasında yüzde 191 artmıştır.
