Araştırmacı Mahmut Alrantisi, Orta Doğu’da yeniden gündeme gelen nükleer silahlanma yarışı ve değişen güvenlik dengeleri
* İstanbul Medipol Üniversitesinde Siyaset Bilimi bölümünde öğretim üyesi ve Araştırmacı Dr. Mahmut Alrantisi, İran’ın nükleer programı etrafında şekillenen bölgesel gerilimi, Orta Doğu’da yeniden gündeme gelen nükleer silahlanma yarışını ve değişen güvenlik dengelerini Fokus+ için kaleme aldı.
UHA / İnternational News Agency
Dr. Mahmut Alrantisi & Araştırmacı
İSTANBUL, 31 AĞUSTOS 2026 – İran’ın nükleer programına ilişkin kaygılar, İsrail’deki karar alma mekanizmalarında hiçbir zaman bugün olduğu kadar ciddi biçimde gündeme gelmemişti. Bunun birkaç nedeni var. Büyük güçlerin nükleer silahların yayılmasını önleme kapasitesine duyulan güvenin aşınması ve uluslararası rekabetin yeniden hız kazanması, nükleer silahlanma yarışını tekrar öne çıkarıyor. İran’a karşı yürütülen son savaşın da özellikle Orta Doğu’da bu yarışı hızlandırması bekleniyor.
İran’ın savaş sonrasında yaşanan liderlik değişiminin ardından nükleer silaha sahip olması, bölgedeki dengeleri daha da değiştirebilir. Önceki yönetim nükleer bombaya ulaşma konusunda temkinli davranıyor ve nükleer programı bir müzakere kozu olarak kullanıyordu. Ancak mevcut liderlerin nükleer bombaya sahip olma ve nükleer caydırıcılık elde etme sürecini hızlandırması ihtimal dahilinde. Böyle bir durumda Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır gibi ülkelerin, özellikle nükleer silah edinme konusunda yaşanacak gelişmeler karşısında kayıtsız kalması beklenmiyor.
İran’a karşı savaş nükleer programda ters etki yaratabilir
İran’a karşı yürütülen savaşın hedeflerinden biri, ülkenin nükleer programını ya da nükleer silaha ulaşma hayalini ortadan kaldırmaktı. Ancak sonuçlar bunun tam tersine yol açabilir. Nükleer programın sona ermesi yerine, nükleer silaha sahip olma düşüncesi daha da güçlenebilir. Çünkü böyle bir kapasite, İran’a karşı yeniden savaş başlatılmasını engelleyebilecek güvencelerden biri olarak görülebilir.

Savaş aynı zamanda İran’ın teknik açıdan nükleer bombaya hiç olmadığı kadar yaklaştığı bir dönemde gerçekleşti. Artık mesele, siyasi bir kararın ardından uzun yıllar sürecek teknik bir sürecin tamamlanması değil. Geçmişte hedefe ulaşma sürecinin hızlandırılmasının önündeki temel engel siyasi iradeydi. Bugün ise liderlikte yaşanan değişim, teknik kapasite başlangıçta ilkel düzeyde olsa bile siyasi iradenin nükleer kapasiteye ulaşma yönünde şekillenmesine yol açabilir.
ABD’nin bazı bölgelerde ve dönemlerde müttefikleri ile dostlarını saldırılardan caydıracak yeterli güvenlik şemsiyesini sağlayamaması da bu süreci besleyen unsurlar arasında yer alıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı, İran’la yaşanan savaş ve hatta Hindistan-Pakistan savaşı, uluslararası caydırıcılık ve denetim mekanizmalarının genel olarak zayıfladığına işaret ediyor. Bu tablo da ülkeleri kendi caydırıcılık kapasitelerini oluşturmaya teşvik ediyor.
Öte yandan İran’a karşı savaşın sonuçlarından biri olarak ABD kendi askeri cephaneliğini güçlendirmeye devam ediyor. Türkiye başta olmak üzere birçok ülke de askeri ve savunma sanayisinin ileri teknoloji gerektiren alanlarında çeşitli projelere yönelmiş durumda. Bu nedenle diğer ülkelerden silahlanmayı sınırlamalarını istemek artık karşılık bulmayabilir. Son derece istikrarsız bir dünyada bütün ülkeler, kendilerini savunabilmek için daha fazla güç elde etmeye çalışıyor.


Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı kapsayan savunma ittifakı da bu açıdan dikkat çekiyor. Bu ittifakta nükleer silaha sahip Pakistan yer alıyor. Suudi Arabistan ise başlattığı nükleer programı, değişken uluslararası koşullar altında daha da genişletmeye açık olabilir.
İsrail’in politikası ve karşı karşıya olduğu çıkmaz
Suriye, Lübnan ve Filistin’de bölgesel gerçekleri hızla değiştirmeye çalışan İsrail, kendisini giderek daha fazla bir tehdit olarak ortaya koyuyor. Üstelik İsrail de onlarca yıldır nükleer silaha sahip. Geçmişte Suriye, Libya ve Irak’taki nükleer projeleri ortadan kaldırmak için harekete geçen İsrail’in bugün aynı yöntemi tekrarlayabilmesi ise kolay görünmüyor.
Shlomo Ben-Ami’nin bir makalesinde de belirttiği gibi, yeni nesil nükleer projelerin bombardıman ve imhaya karşı daha korunaklı olması bekleniyor. Bu tesislerin yer altında kurulması, saldırılarla yok edilmelerini daha da zorlaştıracak. Bilim insanlarına yönelik suikastlar ve tesislerin imha edilmesi de uzun vadede nükleer silahların yayılmasını önlemek için yeterli olmayacak. Aksine bu yöntemler, daha fazla gerilime yol açarak ülkeleri söz konusu kapasitelere sahip olmaya daha fazla yöneltebilir.
Bu nedenle İsrail’de bazı çevreler, kalıcı bir askeri çözüm olduğu yönündeki yanılsamadan vazgeçilmesi ve silahlanmanın diplomatik yollarla kontrol altına alınması gerektiğini yeniden savunuyor. Ancak bunun bugün mümkün olduğunu düşünmüyorum. Uluslararası ve bölgesel düzeyde gelişmeler kontrolden çıkmış durumda. Süreci yeniden denetim altına almaya yönelik girişimler bulunsa da Trump’ın oluşturduğu kaosun artık kontrol edilebilir sınırların dışına çıktığı görülüyor.
***
Yazar hakkında
