İsmail ÖZCAN Yazarlar

Türk Kadını : Acıların, Çilelerin Kadını

Ülkemizin şurasında burasında neredeyse her gün kızlar, kadınlar; vahşi cinayetlere, türlü türlü şiddete, tacize, çağdışı, insanlık dışı muamelelere maruz kalıyorlar.

Kadınlar en çok da evliyken ayrılma, yaşamakta oldukları birlikteliklere son verme kararı alıp bunu eyleme dönüştürdüklerinde cinayete hedef oluyorlar.

Ne mevcut yasalar ve hukuk,  ne de 80 milyonluk koca bir toplumda oluşan tepki, yıllardan beri hızlanarak süren bu cinayetleri önleyebiliyor. Bu yüzden kadınımız bugün en kutsal, en temel insan hakkı olan can güvenliğinden yoksun bulunuyor.

Kadın, tarih boyunca hemen her yerde, her toplumda eziyete ve zulme maruz kalmıştır. Fakat şu anda dünyada en kıyıda köşede kalmış ülkeler de dâhil, kendisine yönelmiş ağır şiddet ve vahşi cinayetler karşısında bizim kadınımız kadar kaderine terk edilmiş; çaresiz bırakılmış başka bir ülke kadını yoktur.

Horlanmışlığın, dışlanmışlığın, ikinci sınıf sayılmanın daha da önemlisi ezilmişliğin simgesi olarak akla yüz yıllarca hep zenciler ve Kızılderililer, yani renk ve ırk ayrımına uğrayanlar, yani kölelik mağdurları gelmiştir.

Hâlbuki onlarla birlikte yüzyıllar boyu bütün toplumlarda, bütün coğrafyalarda kadın da horlanmış, ezilmiş; zulmün her şekline maruz kalmıştır. Fark şuradadır ki kadınlar, köleliği açıktan değil, sessiz ve derinden yaşamıştır.

Kadınların gördüğü şiddetin, uğradığı taciz ve tecavüzün çoğunluğu dört duvar arasında, kapalı kapılar arkasında geçtiği için dışarıya yansımamıştır. Çünkü kadına yapılan bütün zulümler, baskılar, insanlık dışı muameleler; dinlere, geleneklere, törelere dayandırılarak meşrulaştırılmıştır.

Bu yüzden tüm dünyada ezilmişliği, şiddete uğramışlığı sadece Kızılderililer ve zencilerle özdeşleştirmek yanlıştır, eksiktir.

Türkiye’de kadın olmak dün de bugün de, dünyada kadın olmanın zorluklarından ayrı, kendine özgü zorluklar barındırmıştır. Türk kadını her zaman dünyadaki hemcinslerinden farklı çileler çekmiş, farklı acılar yaşamıştır.

Kadınımızı biz çoğu zaman insan yerine bile koymamışız. Nazım Hikmet geçen yüzyılın başlarında, “Sanki hiç yaşamamış gibi ölen / Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” dizeleriyle kadınımızın bu kötü kaderine işaret etmiştir.

Geleneğimizde ve kültürümüzde kadını insan yerine koyan bakıştan ziyade aşağılayan, noksan sayan; “saçı uzun, aklı kısa”“zaaflarla dolu mahlûk” olarak gören bakış ağırlık taşımıştır.

Kadın; kötülüklerin, uğursuzlukların kaynağı olarak görülmüştür. “Kadın kocasının çarığıdır.”, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin.”, “Talebe hocadan, karı kocadan korkmalı.” gibi birçok atasözü ve deyim bu ataerkil yaklaşımdan ve algıdan doğmuştur.

Türkiye’de her zaman kadının aleyhine işleyen çağdışı toplumsal algılar, kabuller günümüzde de sürüyor. Kadının fiziksel ve duygusal zayıflığını, kadınlığına özgü hassasiyetlerini hep onun aleyhinde, hep onu ezmek ve yok etmek için kullanan bir anlayış, bir kültür bu topraklarda hiç tavsamadan varlığını korumuştur.

Bu toplumda kadına, hakkı olmayan, sadece vazifeleri olan; sadece itaatle, biatle yükümlü bir varlık olarak bakılmıştır. Biz; erkekleri maçolukla, kazak olmakla övünen; aksini zül sayan bir toplumuz. İşte çağdışı, uygarlık dışı bu zihniyet kadınımızı bugün dünyanın fiziksel ve ruhsal en çok şiddet gören; en zalim, en vahşi yöntemlerle hayatı söndürülen varlığı haline getirmiştir.

21. yüzyıl Türkiye’sinde ilgilerin, yetkililerin, uygar ve çağdaş her kesimin ve herkesin öncelikli görevi kadınlarımıza yönelmiş saldırıları, şiddeti, cinayetleri durdurmaktır. Maçoların, feodal canilerin elinden kadının yaşama hakkını kurtarmaktır.

Bu görev bugün öncelikle kendilerini özgür, özne, bağımsız addeden; politikada, iş hayatında, ekonomide erkeklere paralel, hatta onları aşan başarılara imza atan; çağdaşlığın, modernliğin, eşitliğin temsilcisi kadınlarımızındır.

Kadınımıza cumhuriyetle, demokrasi ile önemli haklar, kazanımlar sağladığımızı; cumhuriyet modernleşmesini kadınlar üzerinden gerçekleştirdiğimizi iddia ediyoruz ve bununla övünüyoruz.

Bunlar ne kadar doğru olursa olsun kadınımızın en temel insan hakkı olan yaşama hakkını güvence altına alamadıktan sonra ona tanıdığımız hiçbir statü, sağladığımız hiçbir kazanım bize övünme hakkı vermez. Çünkü can güvenliği olmayan bir kimseye sağlanacak eşitlik, özgürlük, toplumsal statü gibi hiçbir hakkın anlamı, değeri ve mantığı yoktur!

        İsmail ÖZCAN

      Eğitimci – Yazar

İsmail ÖZCAN
İsmail ÖZCAN
İsmail Özcan: Eğitimci/Yazar : İsmail Özcan, Kastamonu’da doğdu. 1970 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu ve öğretmen olarak göreve başladı. İstanbul’un resmi ve özel ortaöğretim kurumlarında 41 yıl fiilen öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. İsmail Özcan’ın din, dil ve edebiyatla ilgili 15’ten fazla yayımlanmış kitabı bulunmaktadır. 1985 - 2000 yılları arasında 8 yıl Milliyet’e, 5 yıl Posta’ya, 3 yıl da Sabah’a Ramazan yazıları yazdı. 1991’de Milliyet’e 400 sayfalık bir İslam Ansiklopedisi, Sabah ve Günaydın gazetelerine de bir düzine kitap ilaveleri hazırladı. Şimdilerde çeşitli ulusal gazetelere ara ara yazılar yazmakta ve kitap çalışmalarına devam etmektedir. İsmail ÖZCAN, Yazar, Öğretmen,, Araştırmacı-Yazar, Eğitimci, Yazar,. Bildiği Diller, Mezhebi. Arabça, Farsça,, İtikadı: ... İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünü (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) bitirerek (1970) öğretmenliğe başladı. Yirmi beş yıl çeşitli ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaptıktan sonra emekliye ayrıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir