M.Seyfettin EROL Yazarlar

Putin’in Deklare Edilmemiş Stalin Pişmanlığı: Türkiye’yi Kaybetmek!

Yaklaşık olarak  bir hafta sonra, 18 Mart 2018 tarihinde gerçekleştirilecek olan başkanlık seçimleri öncesi, geçtiğimiz Cuma günü Rusya’nın Kaliningrad kentinde destekçileriyle bir araya gelen Rusya Federasyonu (RF) Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülke tarihindeki hangi olayı değiştirmek isteyeceği sorusuna; “Sovyetler Birliği’nin çöküşü” yanıtını verdi.

Prof. Dr. M.Seyfettin EROL

Bu cevap, hiç kuşkusuz, RF liderinin vizyon ve misyon anlayışını ortaya koyması açısından oldukça önemli bir yere sahip. Siz buna isterseniz “Yeni Çarlık ya da SSCB’ye Özlem/Dönüş” deyin, sonuçta ortada bir gerçek var: Rusya çok hızlı bir şekilde bu hatasını ya da gönüllü/zoraki sistematik kararını gözden geçiriyor ya da telafi ediyor. Zira bunun için zamanın geldiğine inanıyor.

Zamanı gelen sadece bu değil elbette. Bunun bir başka önemli boyutu daha var: Türkiye. Nitekim Putin’e bu kapsamda ikinci olarak “neyi değiştirmek isterdin” veya “Sovyet tarihinde yapılan en büyük yanlışlık neydi” şeklinde bir başka soru daha yöneltilmiş olsaydı, muhtemelen buna cevabı; “Türkiye” ya da “Stalin’in Türkiye’den aptalca talepleri” olurdu.

Soğuk Savaş dönemi SSCB’de KGB ajanı olarak birçok kritik yerde görev yapan, 2005 yılında yaptığı bir konuşmada, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılındaki yıkılışını, “dünyanın en büyük jeopolitik felaketi” olarak nitelendiren Putin’in, Türk-Sovyet dengesine son veren Stalin’in aptalca hatalarının SSCB açısından bir “stratejik felaket” olduğunu anlamaması mümkün değil.

Nitekim başkanlığa geldikten bir yıl sonra, Kruşçev’in ardından bu hatayı telafi etmek isteyen ikinci Rus lider olacaktır. Nasıl mı? Adım adım gidelim…

Türk-Sovyet Dengesini Yeniden Kurmak!

SSCB bir süre sonra Türkiye’yi kaybetmenin ne anlama geldiğini anlayacaktır. Nitekim Türkiye konusundaki bu pişmanlık Stalin’in ölümünden hemen sonra Kruşçev tarafından yönetime gelişinin neredeyse daha ilk günlerinde Ankara’ya iletilen bir nota ile belirtilecek, fakat Moskova bu konuda fazlasıyla geç kalmış olacaktır. Çünkü Türkiye artık bir NATO üyesi ülkedir ve ABD/Batı’ya sadece kolunu değil, tüm gövdesini (kafa ve yürek hariç) 1952’de kaptırmıştır.

Nitekim sonraki yıllarda (1959 sonu gibi), NATO’ya imza atan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Demokrat Parti (DP) lideri merhum Adnan Menderes, ABD’nin ve NATO’nun gerçek yüzünü görünce Kruşçev’in bu noktasını hatırlayacak ve Sovyetler ile yeni bir başlangıç için harekete geçecektir.

Taraflar, Temmuz 1960’da Moskova’da bir araya gelmek için mutabakata varacak fakat bu görüşme hiçbir zaman için gerçekleşmeyecektir. Çünkü Türkiye’de 27 Mayıs 1960’da bir darbe gerçekleşmiştir. Darbenin gerekçeleri her ne kadar iç siyasetle ilintilendirilmeye çalışılsa da, zaman içerisinde bunun dış politika boyutu; özellikle de Sovyetler, İslam Dünyası ağırlıklı Üçüncü Dünya ve elbette Kıbrıs boyutu daha net anlaşılacaktır.

Bu darbe ile Türk dış politikasında beliren radikal anlamdaki denge arayışları akamete uğratılacak, 1920-1938 aralığındaki Sovyet dengesinin tesisinin önüne geçilecektir. Soğuk Savaş sonuna kadar her ne kadar Sovyetler Birliği ile bir takım işbirlikleri gerçekleştirilse de, 1960’ın hayaleti her zaman için kendisini hissettirdiğinden dolayı bu işbirliği arayışları hiçbir zaman için 1959-1960 aralığında beliren düşüncenin/hedefin yerini alamayacaktır; ta ki 16 Kasım 2001 tarihine kadar.

11 Eylül ve Türk-Rus İlişkilerinde Yeni Bir Dönemin Başlaması…

16 Kasım 2001’de imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Arasında Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı: İkili İşbirliğinden Çok Boyutlu Ortaklığa” başlıklı belge bu bağlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu belge, Avrasya merkezli ABD’nin tek kutuplu bir yeni dünya düzeni inşasına karşı, coğrafyadaki stratejik aklın/refleksin bir kez daha devreye girmesi ile eşdeğer olmuştur.

Türkiye ve Rusya arasındaki bu anlaşma, ABD’nin sadece Orta Asya-Kafkasya-Karadeniz bazlı oyununu bozmakla kalmamış; etkisini Suriye merkezli olarak Ortadoğu’da da göstermiştir. ABD’nin Irak ve Suriye’de üst üste yaşadığı son dönemdeki bozgunların temelinde de bu belge yatmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye-Rusya-İran üçlüsü ile özdeşleşen Astana ve Soçi’deki zirveler; sadece Suriye merkezli mutabakat arayışlarının birer adresi değil; bu belgedeki söylem ve kararların hayata geçirilmesi, bir üst iradenin kurulması, daha doğrusu kurumsallaşma sürecinin birer parçası olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Bu belgede ortaya açıkça konulan çok kutupluluk, dolaylı bir şekilde ifade edilen Türkiye ve Rusya’nın bu çok kutuplu bir dünya içerisinde bir kutup ya da birer kutup olacağı hedefleri ve bunun nasıl gerçekleşeceği yönündeki soru işaretleri de Suriye-Irak merkezli krizlerde birer birer netlik kazanmaktadır.

ABD/NATO Nükleer Tehdidine Karşı “Rus Şemsiyesi” mi?

Türkiye’yi dolayı bir şekilde tehdit eden ABD/NATO’ya karşı cevap birkaç gün önce Rusya’dan verildi. 1 Mart’ta, Federal Meclis konuşmasında Rusya ya da müttefiklerinden birine karşı nükleer silah kullanılması halinde, bu saldırıya Rusya’ya yapılmış bir saldırı gözüyle bakılıp derhal karşılık verileceğini vurgulayan Putin’in burada, özellikle müttefikleri ile neyi kimleri kastettiği Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma’nın güvenlik Komitesi Başkan Yardımcısı AleksandrŞerin ile netlik kazanmıştır.

Şerin, Kolektif Güvenlik Anlaşması (KGAÖ) ülkeleri, Suriye, İran, Kuzey Kore, Çin ve Türkiye’nin Rusya’nın müttefikleri olduğunu, bu ülkelere karşı herhangi bir nükleer saldırı tehdidi halinde Moskova’nın harekete geçmeye hazır olduğunu söyleyerek, ABD/NATO’ya adeta geçmiş olsun demiştir!

Anlaşılan o ki Rusya, sahip olduğu bu yeni nesil caydırıcı silah sistemleri ile birlikte yeni dünya düzeninin de şeklini, boyutunu ve adını büyük ölçüde belirlemeye başlamış durumda.

Bu arada NATO’dan bu açıklamaya cevap gecikmedi. Cevap ne mi? Söyleyelim: “Not ettik!” “Not ettik” tabirinin asıl kullanıcısını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla verilen cevabın adresinin Brüksel olmadığı ortada. Rusya’yı ve yeni silah sistemlerini, Türkiye dahil çok boyutlu bir şekilde ele almaya devam edeceğiz…

trt.tv

Prof. Dr. M.Seyfettin EROL
Prof. Dr. M.Seyfettin EROL
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi'nde 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi'nde doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük ünvanlarını aldı.Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında Arayış, 2007-2010 tarihleri arasında ise Kanal A televizyonunda "Sınır Ötesi" programlarını yaptı. Ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine başvurulmaktadır.Prof. Erol, Gazi Akademik Bakış Dergisi ile Karadeniz Araştırmaları Dergisi editörlüklerini hali hazırda yütümektedir. 2012'den bu yana Milli Gazete'de dış politika köşe yazarlığı yapan, İngilizce ve Rusça biliyor.
http://(UHA)%20Uluslararası%20Haber%20Ajansı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir