Ropörtajlar

‘Düdüklü tencere neden patlıyor?’

UHA HABER / Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. İlhami Güler, Müslümanlara ‘Bize uyun’ dendiğini, güçlünün kendi değerini koyduğunu belirtti. Güler’e göre, İslam dünyasının Batı tarafından işgal edilmesi de Müslümanların tepkisinin boyutunu artırıyor. Terörü düdüklü tencereye benzeten Güler ‘Batı’nın dürüst olup, neden patlıyor bunu analiz etmesi gerek, bunu yapmadan sadece çocukları kınamak ahlâksızlık’ dedi.

Mustafa Kemal ATATÜRKProfesör İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. ‘Yenilikçi’ bir isim olarak tanınan Güler’in “Allah’ın Ahlâkiliği Sorunu”, “Sabit Din Dinamik Şeriat”, “İman Ahlâk İlişkisi”, “Özgürlükçü Teoloji Yazıları”, “Direniş Teolojisi”, “İlhamiyyât”, “Realpolitik-Muhafazakârlık Karşıtı Yazılar” ve “Kuran, Tasavvuf ve Seküler Dünyanın Yorumu” adlı kitapları var.

Güler ile Charlie Hebdo saldırısının ardından, İslamiyet’te kutsalların kaynağı, sekülerlerin dine bakışı üzerine konuştuk. Güler’e göre seküler dünya şu anda dine itibar etmiyor. Kiliseyi, Papa’yı, İsa’yı da ‘kendi özgürlük sınırları içinde’ eleştirenler aynısını İslamiyet’e de yapıyor. Aynı şekilde İslam dünyasının ‘baskı’ altında olduğunu söyleyen Güler, “Bu baskıyı yapan bir de onun değerleriyle alay etmeye başlayınca bu sefer insanlar zıvanadan çıkıyor” dedi.

İslamiyet’te Hazreti Muhammed’in resmedilmesi neden yasak?

Tarihsel olarak baktığımız zaman, İran’daki bazı minyatür resimlerini çıkarırsak, Sünni dünyada bir konsensüs var. Bu kabulün arkasındaki saik, İslam toplumunun putperest, pagan bir ortamda gelmiş olması. Muhtemelen Hazreti Muhammed’in de, erken dönemlerde insanların tekrar kolayca puta tapmaya dönebilecekleri tehlikesini göz önünde bulundurarak, resim yapmayı yasakladığına dair hadisler var. Muhtemelen bu resim yasağı, kendisini de, Hz. Muhammed daha da kutsal olarak algılandığından dolayı, onu da kapsayacak şekilde, bir konsensüs sağlanmış.

Ama bunu daha önce başka yerlerde de söyledim, resim insanın yaratıcı aklını geliştiren bir aktivitedir. Heykel veya müzik, bunlara karşı da İslam âlimleri çok katı davranmışlar. Bu yasak neredeyse bütün tarih boyu sürmüş.

Ben bu yasağın bu kadar uzun sürmesini çok fazla anlamlı bulmuyorum. Ulema, puta tapma tehlikesi geçtikten sonra, yani tevhit inancı artık insanlara yeterince yerleşip, insanların artık kolayca put yapma zaafı aşıldıktan sonra, bu sanatları serbest bırakabilirlerdi. Müslüman insanın, ümmetin yaratıcı kapasiteleri daha da gelişebilirdi.

Bu yasak benim kanaatime göre özellikle yaratma sıfatının, Müslümanlar tarafından tabu haline getirilip, sadece Allah’a mahsus kılınması… Halbuki Kuran–ı Kerim’de bunun böyle olmadığı da açık. Ayette diyor ki; ‘Allah yaratanların en güzelidir’. O zaman demek ki; Allah yaratma sıfatını insanlarla paylaşabiliyor kolayca.

Hz. Muhammed’in resminin çizilmesi dini anlamda baktığınız zaman, ne tür bir tehlike söz konusudur ben bir şey göremiyorum. Hz. Muhammed’in hayatını resmeden bir çizgi roman yapsalar, insanlar acaba şundan mı endişe ediyorlar; ‘acaba yüzünü kötü mü çizerler?’ Ona layık olmayan bir tarzda..

Öyle değil halbuki. Aleviler biliyorsunuz Hz. Ali’yi, Hıristiyanlar Hz. İsa’yı… Yani dindarlar kendi kahramanlarını en güzel bir şekilde çizerler.

O halde Charlie Hebdo’da çizenlere gösterilen “aşırı” bir tepki miydi?

“Orada aşağılama var bildiğim kadarıyla. Daha önce Danimarka’da da olmuştu. Orada kasıtlı, hakaret içeren çizimler var. Resim yapmak ayrı bir şey, aşağılama amacıyla karikatür yapma ayrı bir şey.

Bu özgürlükler bahsine geliyor. Aydınlanma’dan sonra, özellikle de Fransa’da, Avrupa’nın tümünde de diyebiliriz, düşünce özgürlüğü geliştikten sonra, Ortaçağ’da kendilerine çok eziyet çektiren Kilise ve Hıristiyanlığa karşı bir nefret oluştu.

Hıristiyanlığın değerlerini de çok katı, sert bir şekilde hem yazarak, hem çizerek, hem sinemayla alabildiğine eleştirdiler. Ve kendilerince bu aşağılamayı, özgürlüğün kriterleri içerisinde, ifade özgürlüğünün sınırları içerisinde algıladılar. Şu anda da öyle. Çünkü aynı şeyleri çizmeye devam ediyorlar. İsa, Papalık, Papa, Vatikan hakkında akla, hayale gelmedik çizimler yapıyorlar; aşağılamalar, hakaretler yapıyorlar. Bunu seküler Avrupa kendi özgürlük sınırları içerisinde algılıyor.

Seküler dünya dini kritik edip, aştı. İtibar etmiyor şu anda. Onu bir batıl itikat, insanların çocukluk çağının bir kalıntısı olarak görüyor, değer vermiyor. Değer vermediği bir şeye saygı duymasını beklemek…

Yani sorun dinin bir düşünce olarak algılanmasından çıkıyor?

Anlamaya çalışıyorum. Diyebiliriz ki; ‘ya sen inanmıyorsan da, ben inanıyorum, bana saygı göster’. Ama adam kendisi ile mukayese yapıyor diyor ki; ‘ben Kilise ve Hıristiyanlık, bu saçmalık, bu Ortaçağ’da bize hayatı zehir eden kategoriye karşı bütün varlığımızla savaştık ve bunu başımızdan attık’.

İslam dünyasına bakıyor; bu terör, patlamalar, şunlar bunlar… Hemen kolayca kıyas yapıyor, ‘bu da din’ diyor, dolayısıyla ‘bunlar da böyle Kilise’ye benzer bir kötülük odağı’ diyor. Dolayısıyla seküler bir entelektüelin, resim çizme veya hakaret etme konusunda zihni kolayca oraya kayabiliyor.

“Çifte standardın olduğunu kabul edelim”

Ama bir çifte standardın olduğunu da kabul edelim Batı’da. Geçenlerde Amerikalı bir artist, adını hatırlamıyorum, dedi ki; ‘Hollywood’da yapılan filmlerde bütün diğer dinlerin hepsiyle alay edilir ama Yahudilikle asla alay edilmez’. Bu Amerika için söylenmiş.

Şimdi Fransa’ya gelelim. Antisemitizm, yani Yahudi aleyhtarlığının yasaklanması var. Fransa bunu yasa haline getirdi. Holocaust ile ilgili, onun aleyhinde hiçbir şey söylenemez. Roger Garaudy (Fransız Komünist Partili Müslüman filozof) bir kitap yazdı, ‘İsrail ve Mitler’ diye. Holocaust’ta İsrail veya Yahudilerin iddia ettiği gibi öldürülen kişilerin o kadar olmadığı, ölen kişilerin sayısının 6 milyon falan değil, belgelere dayanarak, daha az olduğunu söyledi. Adamı yargılamaya kalktılar ve ağızlarına geleni söylediler. Dikkat edin, sadece din de değil. Yahudi ırkı ve etnisitesi hakkında adam bilimsel bir gerçeği ortaya koydu diye ona takındıkları tavra bakın. Ama Müslümanlara gelince… Orada bir ikiyüzlülük, çifte standardın olduğunu da rahatça görebiliyoruz.

Müslümanların düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki algıları değiştirilmeye mi çalışılıyor?

Anlamıyorlar tabii. Diyorlar ki, ‘bize uyun’. Güçlü her zaman değerini kendisi koyar. Toleransı da kendisi belirler; neyin değer, neyin değer olmadığını da güç belirler. Batı’da bu hep böyledir. Diyor ki ‘kardeşim benim kriterlerim bunlar. Sen kusura bakma, bunlara uymak zorundasın’.

Müslümanlarda kutsalın aşağılanmamasına dair inanç nereden geliyor?

“Kuran–ı Kerim’de ayet var. Açıkça diyor ki; ‘siz müşriklerin putlarına hakaret etmeyin, küfretmeyin. Onlar da sizinkilere küfrederler’. Bu demek ki; Müslümanlardan kendi dinlerinden olmayan, başka dinin kutsallarına hakaret etmemeyi, İslam dini bir değer olarak vazetmiş. Bunu doğal olarak kendisi de bekliyor. Şu andaki Müslümanlar bundan dolayısıyla rahatsız oluyorlar.

Rahatsız olmanın bir de psikolojik saiki var bence. Esas önemli olan o. Psikolojik saik de, İslam dünyasının aşağı yukarı 200 yıldır sürekli Batı tarafından işgal edilmesi, ezilmesi, hor görülmesi.

Körfez işgalinden beri, İsrail’in kurulmasından beri devam eden, Batı’nın İslam dünyasına karşı bir saldırısı var. Dolayısıyla bu saldırı, Müslüman camiada veya Müslümanlarda bir rahatsızlık, psikolojik sıkıntı doğuruyor, kin doğuruyor, kıskançlık  doğuruyor.

Tepki vermeye, Charlie Hebdo’da katliam yapmaya geldiğimiz zaman, ben asla bunun İslam’a göre savunulamayacağı kanaatindeyim. Çünkü Kuran–ı Kerim’de çok açık bir ayet var, diyor ki; ‘size karşı kötülük yapanlara siz iyilikle mukabelede bulunun ki, yakında o insanın size karşı sıcak bir dost olduğunu göreceksiniz’. Çok açık, net. Müslümanlara böyle bir tavsiye var.”

“Kötü Müslümanlara örnek teşkil etmez”

Yine İslam hukuk literatüründe şu iki prensip var: Birisi ‘suimisal, misal değildir’, Türkçesi ‘kötü bir örnek, Müslümanlara örnek teşkil etmez’. Yani onlar senin kutsalına saldırıyor diye, kısasa başvurup hemen ’ben de onlara yapayım’… Hayır. Böyle bir şey yapamazsın.

Bir fıkıh unsuru kaidesi diyor ki; ‘batıl makisun aleyh olamaz’. Ne demek? Yani, yanlış kendisine kıyas yapılacak bir önerme olamaz. Sen her halükarda doğruyu yapmak ile mükellefsin.

Bu ilkeler açısından baktığımız zaman ben o karikatürlerin Müslüman bilincini yaraladığını biliyorum. Avrupa’nın anayasal özgürlük sınırları, bu işi yazı yazmayla, haksızlıkları ortaya koymayla, argümanla veya protesto ile sloganla, toplumsal gösterilerle… Avrupa’da bu işin raconu bu. Sana hakaret ediliyorsa veya bir şeyin haksız olduğunu biliyorsan, demokratik mekanizmalar var, o yollarla protestonu yapabilirsin. Dolayısıyla orada kalması gerekirdi bence. Bunun cinayete dönüşmesi teolojik anlamda, İslam açısından asla savunulacak hiçbir tarafı yok. Kesinlikle meşru değildir.

“İslam dünyasında sıkıştırılmışlık var”

İslam dünyasının içinde bulunduğu bir sıkıştırılmışlık durumu, baskı durumu var. Bu baskıyı yapan bir de onun değerleriyle alay etmeye başlayınca, bu sefer insanlar zıvanadan çıkıyor.

Ama bana ‘Paris katliamının İslami değerler açısından hükmü nedir?’ dersen, asla, kesinlikle yanlıştır, yapılmaması gereken bir şeydi.”

Batılı seküler akıl, Müslümanları ‘ehlileştirilmesi gereken varlık’ olarak mı görüyor?

Öyle görüyor. Ama buna hakkı yok. İsrail’in Ortadoğu’ya monte edilmesi, İslam dünyasının işgal edilmesi, bütün Ortadoğu’daki krallıkların kendi elleriyle kurulması, son 20 -30 yıla baktığımızda Körfez işgalinden itibaren İngiltere ve Amerika’nın, İsrail’in güvenliği ve petrol kuyularının güvenliğini teminat altına almak maksadıyla Ortadoğu’da giriştikleri operasyon ve savaşlar, burada bir çifte standart var.

Şiddet insansız uçaklardan, gemilerden atılan füzelerden, konvansiyonel silahlarla olunca, kendi yaptıkları iş, bunu hiç görmüyorlar. Bunun üzerini örtüyorlar.

Düdüklü tencere örneği.

Ama bunun yarattığı, Müslüman dünyadaki insanların intikam almak amacıyla, bu baskı, aşağılama, hor görme, katliama tepki patlayınca buna ‘terör’ diyoruz. Bu ‘terör’ tıpkı düdüklü tencere gibidir. Yani düdüklü tencerenin eğer havasını almazsanız patlar. Dolayısıyla bu ‘terör’, patlama olduğu için biraz skandal gibi oluyor, pornografik oluyor. Bunu lanetliyoruz kolayca. ‘Efendim bunlar terörist, şu bu’… Ya iyi de… Tamam bu olayı eleştirelim. Peki bunu doğuran, Batı’nın bu saldırganlığını niye hiç konuşmuyoruz? İnsanlık niye burayı unutuyor? Burada da bir çifte standart var.

Büyük İskender döneminde, Ege’de biri kayığıyla korsanlık yapıyormuş. Yakalıyorlar, Büyük İskender’in huzuruna götürüyorlar. İskender ‘sen hangi cesaretle benim sularımda korsanlık yapıyorsun, bu ne küstahlık’ diyor. Adam da ‘Sayın İskender, seni imparator beni de korsan yapan filikalarımızın sayısıdır. Senin filikan fazla olduğu için imparatorsun, benim filikam bir tane olduğu için korsanım’ diyor. Şu andaki durum da o.”

“Ortadoğu’nun çocukları kendilerini patlatıyor”

Bırakın terörist avlamayı, sivil katliamların sayısını göz önünde bulunduralım. Suriye’deki durumu… Bütün bunları görmeden, bunların sorusunu sormadan sadece bunları ‘aksülamel’ (tepki) olarak, bunlara bir asimetrik savaş olarak… Çünkü ortada olan aslında savaş. Bu savaşa karşı Ortadoğu’nun çocukları zıvanadan çıkarak, çileden çıkarak; sağduyusunu, her şeyini kaybederek kendilerini patlatıyorlar. Gidip Batı’daki başkentlerde, şurada burada patlatma yapıyorlar. Bu patlamayı anlamak için bunun öncesini anlamak gerekiyor.

“Elde şiddete teşne bir kitle var”

“İkincisi Avrupa’nın, özellikle İsrail’in, neoconların ve Yahudi sermayesinin, İslamiyet’in özellikle Avrupa’daki gelişmesi, göçten sonra Müslümanların oraya gitmesi ile biraz yaygınlaşması ile birlikte, İsrail’in güvenliğini de dikkate alarak, bu eylemlerin bir kısmının istihbarat örgütleri tarafından planlandığı şeklinde bir teori de var. Bu her tarafta konuşuluyor. En son bu Paris’teki olay bile.

Bunun gerekçesini de Fransa’nın son dönemlerde Amerika’dan bağımsız olarak politikalar izlemeye başladığı, Filistin’i tanıdığı ve burada bir Fransa’nın kendi başına politika yürütmesi gibi, Fransa’nın cezalandırılması tarzında, bu güçler tarafından bir misilleme olduğuna dair, bir teori de konuşuluyor. İşin böyle de yarı komplo ama çok da yabana atılmayacak bir tarafı var…

İslamofobi dediğimiz, yani Batı toplumlarına İslam’ın korkunç bir şey olduğunu gösterecek tarzda, IŞİD’in örgütlenmesi, kurulması, geliştirilmesinde İsrail istihbaratının rolleri falan, böyle bir faaliyetin de olabileceğini ben yabana atmıyorum. Çünkü elde şiddete teşne bir kitle var. Bunun içerisine kolayca sızıp, şurada burada eylem yaptırıp, ‘Bakın Müslamanlar bunlar, bunlar İslam zaten, cihadist’… Bu da yabana atılacak bir şey gibi gelmiyor bana.

Müslümanlar diğer dinlerin kutsallarına daha mı saygılılar?

“Kesinlikle. Bunun en güzel örneği şudur: İslam imparatorlukları Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, gayrimüslimlere bir hukuk verilmiştir. Buna ‘zımmilik’ diyoruz. ‘Zımmi’ kelimesi korunan demek. Bunun açılımı da ‘zımmetullahi ve resuluhi’. Türkçesi ‘Allah’ın resulünün koruması altında olanlar’ demek. Gayrimüslimler Müslüman toplumunda Allah’ın ve resulünün emanetleridir, korunmasını istediği kişilerdir. Dolayısıyla Müslüman toplumlar, siyasal yapılar, tarihte gayrimüslimlere, onların mabetlerine, her türlü temel dini, insan haklarının en temel unsurlarını gayrimüslimler için deruhte etmişlerdir, müsaade etmişlerdir.

Kudüs’ü düşünsenize. Kudüs’te elli metre aralıklarla havra, kilise ve cami. 600 sene boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nda bunların hiçbiri burnunu kanatmadan yaşamadı mı kardeşim?

Kuran’da çok açık. İki koşul koyuyor Kuran–ı Kerim. Bir, ‘sizi yurtlarınızdan çıkaranlar, bir de din konusunda sizinle savaşanların dışında diğer insanlarla onların dinlerinden dolayı beraber yaşamanın ve onlara iyilik etmenizde bir sakınca yoktur’. Ayet. Yani ‘gayrimüslimlerle birlikte, beraberce, hatta onlara adil davranmanızda ve iyilik etmenizde bir beis yoktur’ diyor Allah.

Ama ben size Kilise’den bir örnek vereyim. St. Thomas, Hıristiyanlığın en büyük Ortaçağ filozofu. Adam çok açık şekilde şunu diyor; ‘biz kalpazanları öldürüyoruz, Katolik olmayanları niye öldürmeyelim. Onlar da imanı bozuyorlar’. Bırak dini, kendi mezhebinden olmayanın da öldürülmesi gerektiğine dair Hıristiyanlığın en büyük filozofu böyle bir izah yapıyor.

San Bartolomeo katliamında bir gecede 15 bin protestan bir gecede öldürüldü. Dini saikle. Bu anlamda Müslümanlıkla Hıristiyanlığı ve sekülerizmi mukayese edersek, ben bugün yaratılan bu baskıdan dolayı, İslam dünyasındaki şirazenin dağılması, insanların psikolojilerinin bozulması sonucunda çıkan bu terörü kastetmiyorum. Bunu dine bağlamak büyük bir haksızlık bence.

IŞİD’in Ezidilere yaptığını Müslümanlığın neresine koyacağız?

“Hiçbir yerine koyamayız. Ben selefiliği, IŞİD’i tamamen postmodern bir dönemde ortaya çıkmış bir yapı olarak görüyorum.

Postmodernizm biliyorsunuz insanın artık sabrının kalmadığı, arzular alabildiğine tahrik edildiği için insanların sabırları yoktur artık. İkincisi postmodern dönemde artık modernite de ya da Ortaçağ’da olduğu gibi büyük öğretiler, uzun çabalar, bir teori ortaya koyma, bunlar da yok. Cehalet kutsanıyor. Postmodern dönemde cehaletle cahil olmamanın arasındaki fark da ortadan kalktı. Her şey meşru.

Postmodern dönemin üçüncü özelliği de mikro milliyetçiliklerin ve dinsel sektlerin kendilerini mutlak olarak ortaya çıkarmaları.

Bir de selefi dediğimiz düşünce tarzı son derece primitif, çocukça, literal… Çünkü ayetleri literal olarak anlıyorlar. Derin yorum gerektirecek, çaba gerektirecek bir şeyleri, sabırları yok. Direkt hemen birden ayet okuyup, ‘hadi bakalım öldürelim’.

“Nasıl oluyor da şiddet ayetini kolayca görüyor?”

“Ben (Amedy) Coulibaly’nin (Fransa’da koşer marketinde öldürülen kişi) videosunu izledim. Nisâ suresinin 84. ayetini okuyor. Ayette diyor ki, ‘Müslümanları savaşa teşvik et, onlara karşı şiddetli olun’. Savaş ortamında inmiş bir ayet belli ki.

Ben şu soruyu soruyorum. Kuran’a bakan Ortadoğu da ya da varoşlarda yaşayan birisi nasıl oluyor da birden hemen bu şiddet ayetini kolayca görüyor ve kendini hemen onunla özdeşleştiriyor?

Bin sene boyunca o ayetler Kuran’da durduğu halde, Kudüs’de elli metre aralıklarla sinagog, kilise ve Müslümanlar yan yana yaşadıkları halde, o ayetler asla görülmezken, bugün o kitabı açan bir çocuk, Kuran’ı açtığı anda direkt o ayeti görüyor veya onu seçiyor hemen.

Nasıl seçiyor sizce?

Bunun sebebi hem Avrupa’nın kendi varoşlarında yaratmış olduğu yoksulluk, hem de Ortadoğu üzerinde kapitalizmin ve egemen düzenin yaratmış olduğu şiddet ve baskı. O baskı altında çocuk Kuran’ı açınca direkt o ayetle karşı karşıya kalıyor.

Tek bir İslam algısı da yok ama…

Yok. O postmodern dönemden kaynaklanıyor. Postmodern dönemde otorite yoktur artık. Mesafe de yoktur. Mesafe modern döneme ait bir şeydir. Mesafe dediğim şu; cahil – alim. Cahil ile alim arasında mesafe vardır. Güzel ile çirkin, iyi ile kötü, değerli ile değersiz. Her şey mesafedir. Değer skalası. Bu modernizme ait bir şeydir. Dinlere has bir şeydir.

Postmodern dönemde bütün bu mesafeler yok edildi artık. Every thing goes… Her şey gider, her şey mübah. Sen de değerlisin, ben de değerliyim. O senin görüşün, bu da benim görüşüm. Yahu kardeş iyi bu senin görüşün de; bir dayanağı, bir temeli, bir tutamağı, bir argümanı olması gerekmiyor mu? ‘Hayır gerekmiyor. Ben böyle inanıyorum’.

Postmodern dönem, modern dönem gibi değil. Modern dönemde akıl egemendi, mantık egemendi. Aklın büyük bir hegemonyası vardı. Kardeşim bu aklî mi, değil mi? Akla yatkın mı, değil mi? Bilim öyle gelişmedi mi? Felsefe bunun sonucu gelişmedi mi Batı’da? Ama şu anda o dönemi geçtik.”

“Müslüman dünyada artık alimlerin otoritesi yok”

Artık bir kaos ortamı var. Dolayısıyla bu kaos ortamından Müslüman dünya da uzak değil. Müslüman dünyada artık alimlerin otoritesi yok. Türkiye de buna dahil. Eline Kuran’ı alan herkes Kuran’dan kendince anlam çıkarıyor.

Halbuki Ortaçağ’da veya pre-modern dönemde Kuran’dan hüküm çıkarmak en az 10 – 15 tane ilmi bilmeyi gerektiriyordu ki oradan bir hüküm çıkarasınız. Ulema vardı, otoritesi vardı. Artık bunlar yok. Ben ilahiyatçıyım, 40 senemi verdim ben bir ayete yorum getireceğim; siz de diyeceksiniz ki, rahatça diyebilirsiniz; ‘hocam kusura bakma da ben senin anladığın gibi anlamıyorum’. Ben de sana hiçbir şey demeyeceğim. Böyle bir dönemdeyiz.

Şiddetin, çatışmanın, ayrışmanın ortadan kalkması için empati kurmak çok naif mi kalıyor o zaman?

Empati her zaman, herkesin başvurabileceği bir erdemdir bana göre. Bunun dini olmaz. Herkesin kolayca empati kurup, ben onun yerinde olsam nasıl davranırım deyip, belki dinler dışı, dinler üstü olarak herkese tavsiye edebileceğimiz bir erdem bence.

Kim yapıyor bunu?

Aklı başında Avrupalılar yapıyorlar, haklarını yemeyelim. Şu anda bu olaya karşı içeriden de çok ciddi kritikler var. Kaldı ki aklı başında Batı’dan İslam’ı bilen adamların hiçbiri bu olayları medyanın yaptığı gibi kolayca bunlara, İslam, Müslümanlar falan demiyor. Avrupa’yı öyle bütünüyle bir kategorize edip hepsi aynı şeyi söylüyor demek haksızlık olur.

Kardeş düdüklü tencere patlıyor da bir sor bakalım niye patlıyor? Basıncı boşaltmıyorsan… Bir basınç oluyor ondan patlıyor. Adına terör dediğin şeyin ben içten gelen bir patlama olduğu kanaatindeyim. Ama bu patlamanın müsebbipleri kimdir dediğiniz zaman… Burada dürüst olup bu zemini hazırlayan politik güçleri, onların iradelerini ve onların politikalarını ciddi bir şekilde analiz etmek gerek. Kim ki bunu yapmadan sadece bu çocukları kınıyorsa, kusura bakmasın ben ona ahlâksız diyorum.

Kaynak: Al Jazeera 

Didem Özel Tümer

Röportaj : Didem Özel Tümer

***

Didem Özel Tümer, 1973 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nde öğrenim gördü. Medya kariyerine 1995’te Milliyet gazetesinde başladı. Akşam gazetesi ve Türk Haberler Ajansı’nda çalıştı. CNNTürk kanalında on üç yıl boyunca ekonomi muhabirliği yaptı. 2011’den bu yana Al Jazeera Türk‘te muhabir olarak görev yapıyor.

ANKARA, UHA Haber Ajansı

Kader BASAYOĞUL
Kader BASAYOĞUL
Kader BASAYOĞUL 1990 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. İlköğretiminin ilk iki yılını Bingöl’ün Sancak beldesinde okuduktan sonra İlköğretiminin geri kalanına İstanbul’da devam etti. 2007 yılında Erenköy Kız Lisesi’nden mezun oldu. 2009 yılında girdiği üniversite sınavında Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümünü kazandı. Üniversite yılları boyunca İzmit Belediyesi’nin Sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı. 2012 senesinde Haber7.Com’da stajını yaptı. 2015 yılının Nisan ayında çalışmalarına başlayan Neoldu.Com’un ilk editör kadrosunda yer bulan Basayoğul, birçok alanda araştırma haberlerine imza attı.. 2017 yılında Neoldu.com’daki işinden ayrıldı. Şuanda (UHA) Uluslararası Haber Ajansı'nda Araştırma Haberciği çalışmalarına devam eden Basayoğul, Fotoğrafçılığa olan ilgisinden dolayı Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümünü de okudu. Bugüne kadar yaptığı Araştırma Haberler ile adından söz ettiren Kader Basayoğul, güzel sanatlara da olan hayranlığından, ileri düzeyde fotoğrafçılık kursuna devam ediyor,
http://(UHA)%20Uluslararası%20Haber%20Ajansı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir