Konuk Yazar Yazarlar

Çıkış Yolu: “Hadimü’l Haremeyn-İ Şerifeyn” Olmak

Bölge Müslümanlarına “emanet” duygusu vermeyen, kendi vatandaşlarını bile bir otele hapsedip servetlerine el koyan ve diplomatik temsilciliklerinde muhalifleri infaz eden bir yönetim nasıl “İki Kutsal Harem’in Hizmetkârı” olabilir ki?

       Prof. Dr. Kemal İNAT

Kaşıkçı cinayetiyle ilgili süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan Kralı’ndan bahsederken ısrarla “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” unvanını kullanmaya dikkat ettiğini fark ettiniz mi?

Neden böyle yapıyor?

Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözlerle Suud yönetimine krizden çıkışın yolunu gösteriyor.

Eğer olması gerektiği gibi “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” olarak davranırsan bu krizi de çözersin, Orta Doğu’da yaşanan birçok başka sorunun çözümüne de katkı verirsin demek istiyor.

Ama bunun için Suudi Arabistan yönetiminin “Hadimü’l ABD ve İsrail” rolünü terk etmesi gerekiyor.

İkisi bir arada olmuyor.

Aynı anda hem “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” hem de “Hadimü’l ABD ve İsrail” olunmuyor.

İki şerefli Harem’in, yani Mekke ve Medine’nin “hizmetkârı” olmak, bu rolü üstlenenlere çok büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Kutsal İslam topraklarının “hizmetkârı” olan bir ülkenin, Müslümanların haklarına saygılı olması, hac ve umre için Mekke ve Medine’yi ziyaret eden Müslümanların can ve mal güvenliğine halel getirecek tavırlardan uzak durması gerekiyor. Böyle bir rolü üstlenen ülkenin sorumluluğunun sadece kutsal beldeleri ziyaret edenlere değil bütün dünya Müslümanlarına kadar uzandığı kabul edilir.

ABD ve İsrail ile kurduğu kirli ittifak nedeniyle Mısır’daki kanlı darbeyi finanse eden, Katar’ı abluka altına alan, Yemen’i yerle bir eden ve Lübnan Başbakanı’nı zorla alıkoyan bir yönetim “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” olabilir mi?

Bölge Müslümanlarına “emanet” duygusu vermeyen, kendi vatandaşlarını bile bir otele hapsedip servetlerine el koyan ve diplomatik temsilciliklerinde muhalifleri infaz eden bir yönetim nasıl “İki Kutsal Harem’in Hizmetkârı” olabilir ki?

Birleşmiş Milletler, “Yemen’in dünyanın en büyük açlık kriziyle karşı karşıya olduğunu” söylüyor.

Bunda kuşkusuz İran’ın da payı var, ancak asıl sorumluluğun bu ülkeye karşı ambargo uygulayan Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonda olduğu biliniyor. Husilere karşı yürütülen savaşta Riyad yönetiminin gerek yaptığı bombardımanlarda gerekse uyguladığı ambargoyla sivilleri hedef aldığı görülüyor. Yıllardır süren savaş ve ambargo yüzünden 8 milyon insan açlıkla karşı karşıya. Başta kolera olmak üzere, salgın hastalıklar ülkede ölüme sebep olmaya devam ediyor.

Özellikle Muhammed bin Selman’ın birinci Veliaht ve Trump’ın Amerikan Başkanı olduğu 2017 yılından itibaren Orta Doğu’da saldırganlığını artıran Suudi Arabistan’ın, bu saldırganlığın hem kendisini hem de bütün bölgeyi nasıl bir felakete sürüklediğini görmesi gerekiyor.

Veliaht Prens Selman’ın, kendisine iktidar yolunu açan ABD, İsrail ve BAE ile kurduğu kirli ittifakın maliyetini de görmesi gerekiyor. Bu ittifak sayesinde ülke içindeki muhalifleri tasfiye etti ve ülkesi dışında da Mısır, Lübnan, Ürdün ve Yemen üzerinde etkinliğini artırdı belki, ancak bu ittifaka güvenerek izlediği saldırgan politikaların kendisine her geçen gün daha çok düşman kazandırdığını ve bu şekilde ABD ve İsrail’e daha bağımlı hâle geldiğini görmesi gerekiyor.

Washington, Tel Aviv ve Abu Dabi’nin desteğiyle kazandığı aşırı öz güvenin kendisini getirdiği son noktada adının karıştığı Kaşıkçı cinayetiyle ne kadar zor duruma düştüğünü görmesi, Prens Selman’ın artık bu ülkelerle girdiği kirli ittifakı sona erdirip “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” gibi davranmaya başlaması sonucunu doğurur mu?

Bu çok zor görünüyor.

Zira, ona “İsrail’i desteklemeye yardım eden kişi” unvanı yükleyen Trump, Prens Selman’ın böyle bir politika değişikliğine gitmesine müsaade etmek istemeyecektir. Böyle bir yolu tercih etmesi Prens Selman ve babası Kral Selman’ın iktidarının sonunu bile getirebilir.

Bu durumda Selman hanedanı için, Trump, Netanyahu, bin Zayed ve Sisi ile kurduğu kirli ittifakı devam ettirmekten başka yol kalmıyor mu?

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kral Selman’a “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” unvanıyla hitap ederek “başka bir yol” olduğunu hatırlatıyor. Kral Selman’ı bu kirli ittifakı terk ederek “İki Kutsal Harem’in Hizmetkârı” gibi davranmaya davet ediyor.

Gerçekten “Hadimü’l Harameyn-i Şerifeyn” gibi davranmasının kendisini “Hadim-ül ABD ve İsrail” olmaktan kurtaracağını söylemeye çalışıyor.

Tabii ki, Kral Selman’ın “Hadimü’l ABD ve İsrail” olmaktan vazgeçmenin bedelinin de olacağını bilmesi ve bu bedeli ödemeye de hazır olması gerekir.

[UHA Haber, 05 Kasım 2018]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir