(UHA) Uluslararası  Haber Ajansı

Suudiler ve Lübnan krizi: Türkiye için fırsat mı, tehdit mi?

Suudi Arabistan’daki yolsuzluk operasyonu ve Lübnan’da eş zamanlı yaşanan gelişmeler Ortadoğu’da yeni bir çatışma dinamiği yaratabilir mi? Ortadoğu uzmanı Serhat Erkmen, olasılıkları ve Türkiye’ye etkilerini irdeliyor. Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Riyad’da açıkladığı istifasının ardından alıkonulduğu iddia ediliyor. Geçtiğimiz hafta sonu Suudi Arabistan’da “yolsuzlukla mücadele” kampanyası olarak başlayan süreç muhtemelen Ortadoğu’da yeni bir dönüm noktasına işaret […]

Suudiler ve Lübnan krizi: Türkiye için fırsat mı, tehdit mi?
11 Kasım 2017 - 2:25 'de eklendi ve 68 kez görüntülendi.

Suudi Arabistan’daki yolsuzluk operasyonu ve Lübnan’da eş zamanlı yaşanan gelişmeler Ortadoğu’da yeni bir çatışma dinamiği yaratabilir mi? Ortadoğu uzmanı Serhat Erkmen, olasılıkları ve Türkiye’ye etkilerini irdeliyor.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin Riyad'da açıkladığı istifasının ardından alıkonulduğu iddia ediliyor.

Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin Riyad’da açıkladığı istifasının ardından alıkonulduğu iddia ediliyor.

Geçtiğimiz hafta sonu Suudi Arabistan’da “yolsuzlukla mücadele” kampanyası olarak başlayan süreç muhtemelen Ortadoğu’da yeni bir dönüm noktasına işaret ediyor. Yaşananlar sadece Suudi Arabistan’daki bir iktidar değişimiyle açıklanamayacak boyutlar taşıyor. Eğer iktidar değişikliği Ortadoğu’da yeni bir çatışma dinamiği yaratırsa bundan mutlaka Türkiye de etkilenir.

Operasyonların hedefi ne?

Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın öncelikli hedefinin iktidar devrini tam ve sancısız yapmak olduğu görülüyor. Ancak, yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına alınan kişilere bakıldığında olan bitenin sadece iktidarın devriyle sınırlı olmadığı düşünülmeli. 200 kişiye ulaşan gözaltı ve tutuklama listesindeki kişiler dört kategoriye ayrılabilir: Bin Selman’ın “modernleşme” projesine itiraz edebilecek din adamları, güvenlik ve istihbarat kurumlarında değişime direnebilecek üst düzey aile üyeleri ve onlara yakın kişiler, Bin Selman’a muhalif olsun ya da olmasın büyük bir sermayeyi kontrol eden tanınmış figürler ve üst düzey yargı mensupları.

Aslında, Suudi Arabistan’daki aile ilişkileri son derece karmaşık. Çoğu örnekte ülkeyi konsensüsle yöneten geniş ailenin hangi üyesinin, Muhammed Bin Selman’a karşı olduğu tam da kestirilemeyebilir. Bu süreçte yakalanan bazı kişilerin Veliaht Prens değişiminden bu yana olup bitenlerden hoşlanmadığı ve alternatif bir iktidar arayışına girdiği söylenebilir. Fakat, yakalanan bazı kişilerin Bin Salman’ın “modernleşme projesi”ne karşı çıkmadıkları gibi, Bin Selman’ın krallığını destekleyebilecekleri de ileri sürülüyor. Bu durum, Veliaht Prensin, bir yanıyla potansiyel rakiplerini devre dışı bıraktığı diğer yanıyla ileri sürdüğü “modernleşme projesi”nin temellerinden birisini oluşturan bir “temiz eller” operasyonu yürüttüğü görüntüsünü vermeye çalıştığını da düşündürüyor.

Eğer, olan biten, sadece ülke içindeki gelişmelerle sınırlı kalsaydı, Suudi Arabistan’daki rejim ve darbe ilişkisi üzerinden yapılacak değerlendirmeler yeterli olabilirdi. Fakat, yakalama dalgasının öncesinde Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifası ve tutuklamalar devam ederken Yemen’den Suudi Arabistan’a atılan füzeden Riyad’ın Hizbullah’ı ve dolayısıyla Lübnan’ı sorumlu tutması Bin Salman’ın krallık yolunun, sadece ülke içinde döşenen taşlardan ibaret olmadığını gösteriyor.

Çatışma kapıda mı?

Krallık içinde yaşanan değişime iç politika ve ekonomik gelişmeler eksenli bakanlar, İran ve Hizbullah karşıtı söylemlerin içeride yaşanan sürecin üstünü örtmek için kullanılan bir perde olduğunu düşünüyor. Ancak büyük olasılıkla Suudi Arabistan’ın Lübnan’a yönelik savaş tehditleri Muhammed Bin Salman’ın rüştünü ispat etmek için tetikleyeceği küçük çaplı bir çatışmadan daha fazlasına neden olacak.

Suudi Arabistan’ın Katar’da “başarısız” baskı politikası, Yemen’de tersine dönen güç gösterisi ve Suriye’de iflas eden Esad karşıtı politikası aslında Suudilerin son birkaç yıldır hiç çekinmeden Ortadoğu’da askeri tırmanma yaratabilecek seçeneklere yöneldiğini gösterdi. Yani, “Suudi ordusu hazır değil”, “ekonomisi çatışmalardan zarar görür”, “İran’a karşı kaybedeceği bir savaşa girmez”, “içerideki tepkilerden çekinir” şeklindeki savların hepsini Arap Baharı sonrası Suudi dış politikası çoktan boşa çıkarmış durumda.

Neden Lübnan?

Suudi Arabistan ile İran arasında pek çok çatışma sahası olabilir, fakat en muhtemeli Lübnan. Pek i neden?  İran’ın bölgede Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da doğrudan, Bahreyn ve Katar’da dolaylı etkisi güçlü.  Irak ve Suriye’de Suudi Arabistan’ın İran’a karşı etki üretmesi ihtimali çok zayıf. Yemen’de ise alabileceği koalisyon desteği sınırlı. Oysa, Lübnan’da İsrail’in dolaylı desteği çoktan alınmış durumda. Fakat, bu dolaylı stratejik desteğin sahada görünür bir taktik desteğe dönüşüp dönüşmeyeceği şüpheli. Başka bir deyişle, İsrail, Hizbullah’ın Suriye’deki macerasının sonuna gelindiği bir dönemde, örgüt daha da güçlenmeden bir askeri harekat başlatabilir mi? Aslında, İsrail’in iç politikadaki sıkışmışlığı ve Filistin cephesinden tehdit algılamaması, olası bir operasyon ihtimalini yükseltiyor. Ancak, 2006 savaşından ciddi dersler çıkartan İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a saldırması için daha ciddi gerekçeler lazım.

Özetle, Suudi Arabistan, İranla doğrudan çatışmaya girecek güçte değil, İsrail istekli ama çekingen. Üstelik, Suriye ve Yemen örnekleri İran’ın daha geniş alanda ve daha çok sayıda “vekil”i devreye sokabileceğini gösterdi. Bu nedenle, çatışma kararı geçmişe göre daha riskli ama hala çok yüksek.

Türkiye nasıl etkilenir?

Peki, bu süreç Türkiye’yi nasıl etkiliyor? Türkiye şu ana kadar olaylara Suudi Arabistan’ın içişleri perspektifinden yaklaştı. Bu nedenle Muhammed Bin Salman’ın hamlelerini en azından resmi düzeyde uzaktan izliyor. Riyad da Katar krizi ve Kuzey Irak’taki referanduma verilen sosyal medya desteğinden sonra Ankara’yla ilişkilerini düzeltmese de gerginleştirecek bir adım da atmadı. Muhtemelen, iki ülke de Lübnan merkezli gelişmelerin Türkiye’ye büyük bir zarar vermeyeceğini düşünüyor.

Lübnan’da bir çatışma, Hizbullah’ın kaçınılmaz olarak Suriye’deki varlığını azaltmasıyla sonuçlanacaktır.

Bunun Esad yönetimini zayıflatacağı açık. Fakat, Türkiye artık 2 yıl öncesinde olduğu gibi Şam yönetimini devirme politikası izlemeye geri dönmeyecektir. Yine de Hizbullah’ın devreden çıkması ya da ağırlığını Lübnan’a vermesi Suriye’de Türkiye’ye duyulan ihtiyacı artıracaktır.

Bu ihtiyaç artışı, Türkiye’nin YPG’yle mücadelesinde arayıp da bulamadığı bir bölgesel konjonktür yaratabilir.

Olası bir Lübnan çatışmasında ABD ve müttefikleri Türkiye’nin Suriye’de YPG’ye yönelik operasyonuna karşı hamle yapmakla uğraşamayacağı gibi, İran ve Rusya’nın Türkiye’ye Suriye’de artan ihtiyacı dengeleri Türkiye lehine çevirebilir. Fakat, elbette bu olasılık Lübnan merkezli bir gelişme çerçevesinde geçerli.

Muhammed bin Salman, Lübnan’da sonuç almaya çalışmanın maliyetini yüksek bulur da hedefine yeniden Müslüman Kardeşler-Katar bağlantısını oturtursa bu durum Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde yeni bir gerginlik dönemine tekabül eder.

Özetle, Türkiye şimdilik temkinli bir biçimde bekliyor,ancak olayların gidişatı Türkiye için fırsat da yaratabilir, tehdit de . Son 10 yıldaki krizlerdeki erken tavırların aksine bu sefer Türkiye’nin, dikkatli ama sonuç alıcı adımlar atmak için uygun zamanı kolluyor olması en güçlü olasılıktır.

Serhat Erkmen

Kaynak: DW, UHA Haber

Doç. Dr. Serhat Erkmen Ahi Evran Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi Başkanı olarak görev yapmakta.

Share
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER