(UHA) Uluslararası  Haber Ajansı

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ’24 Nisan’ın Ermeniler tarafından soykırım tarihi olarak alınmasının sebebi’ konulu ropörtaj

-Neden 24 Nisan? 24 Nisan’ın Ermeniler tarafından soykırım tarihi olarak alınmasının sebebi nedir? Y. Halaçoğlu- Bilindiği gibi Ermeniler, başta Rusya olmak üzere İngiltere ve Fansa gibi devletlerin destekleriyle Hınçak ve Taşnaksütyun olmak üzere çeşitli partiler ve örgütler kurmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin topraklarında yaşayan Ermeniler’e sözde özgürlük sağlamayı hedefleyen bu partiler, aslında sâdece Ermeniler’in özgürlüğe kavuşmasına değil, […]

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ’24 Nisan’ın Ermeniler tarafından soykırım tarihi olarak alınmasının sebebi’ konulu ropörtaj
28 Mart 2017 - 20:13 'de eklendi ve 266 kez görüntülendi.

Pelin Çift İle Gündem Ötesi

-Neden 24 Nisan? 24 Nisan’ın Ermeniler tarafından soykırım tarihi olarak alınmasının sebebi nedir?
Y. Halaçoğlu- Bilindiği gibi Ermeniler, başta Rusya olmak üzere İngiltere ve Fansa gibi devletlerin destekleriyle Hınçak ve Taşnaksütyun olmak üzere çeşitli partiler ve örgütler kurmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin topraklarında yaşayan Ermeniler’e sözde özgürlük sağlamayı hedefleyen bu partiler, aslında sâdece Ermeniler’in özgürlüğe kavuşmasına değil, Rusya’nın Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir Ermenistan kurdurmak sûretiyle Bağdat Demiryolu’nu ele geçirme ve İskenderun’a kadar inen bir Ermenistan ile sıcak denizlere çıkma politikalarına da hizmet etmişlerdir. Yine aynı şeklide İngiltere’nin Uzakdoğu’daki sömürgelerinin ürettiği mamûl ve tekstil ürünleri için bir güzergâh oluşturma düşüncesine, Fransızlar’ın ise rekabet hâlinde bulunduğu devletlerin Osmanlı Devleti üzerinde kurmaya çalıştığı bu hâkimiyetten pay almak şeklinde özetlenebilecek emellerine hizmet etmiştir. Yâni bu devletlerde kendi çıkarları için Ermeniler’i desteklemişlerdir. Bu komiteler İstanbul ve diğer Anadolu şehirlerinde önemli merkezler meydana getirmişler, kırsal alandaki eşkıya örgütlerini de buralardan sevk ve idare etmişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti tarafından teşhis edilmişti. Bu yıllarda yine Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya Osmanlı Devleti üstünde ıslahat yapması yolunda baskı kurmuşlardır. Bu baskılar sonucunda Osmanlı Devleti 8 Şubat 1914’te Rusya ile Islahat Anlaşması yapmak zorunda kalmıştır. Bu anlaşma uyarınca Doğu illerinden Van, Erzurum, Bitlis, Trabzon, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas gibi şehirlerde Ermenice resmî dil olarak kabul edilecek, bu bölgeden askere alınacak Ermeniler’in başka bir bölgede askerlik yapmalarına müsaade edilmeyecek ve bu vilâyetlerin yönetimi Batılı devletlerin, tabiî Rusya’yı bunun içerisine katıyorum, tespit edecekleri üç gayrimüslim müfettişten birisi arasından seçilmek sûretiyle yapılacaktı. Bu âdeta bağımsız Ermenistan’ın kuruluşu anlamına gelmektedir.
Tam bu sırada, I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti zorla kabul ettiği bu anlaşmayı uygulamamıştır. 18 Mart 1915’te başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Batılı devletlerin donanmalarının Çanakkale’ye gelmesi ile başlayan savaş sırasında, Ermeniler de Anadolu’da isyanlara başlamışlardır. Nitekim 17 Nisan’da Van’da başlayan isyan kademeli olarak bütün Anadolu’ya yayılmış, bunun üzerine Osmanlı Devleti Ermeni ileri gelenlerini İstanbul’a davet ederek biraraya getirmiş ve onlara bu hareketlerin devam etmesi hâlinde sert tepkiler uygulayacağını bildirmiştir. Buna rağmen Ermeni isyanları durmayınca Osmanlı Devleti, 24 Nisan’da, yâni Ermeniler’in soykırım günü olarak andıkları günde, bir gece içerisinde bu parti ve örgütlerin ileri gelenlerinden 2345 kişiyi tutuklamıştır. Bu tutuklananlar Ankara ve Çankırı cezaevlerine gönderilmiştir. Hiçbir kimsenin burnu bile kanamamıştır ve hatta bir kısmı sonra serbest kalmıştır. Ancak bu hamle ile birlikte Ermeni hareketinin de beli kırılmıştır. İşte Ermeniler’in bu tarihi soykırım günü olarak anmalarının asıl nedeni, Ermeni hareketinin bu tarih ile birlikte sona ermiş olmasıdır. Yâni 24 Nisan bağımsız bir Ermenistan kurma hayâllerinin sona erdiği tarihtir. İşte bundan dolayı Ermeniler bugünü farklı olarak nitelemişler ve soykırım günü olarak anmaya başlamışlardır.
– Hocam biraz da tehcir hâdisesinden bahseder misiniz? O zamanki şartlarda 500 bin kişinin tehciri nasıl gerçekleştirilmiştir ve Osmanlı yönetimi bu konuda artniyetli davranmış mıdır?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y.Halaçoğlu- Şimdi biliyorsunuz, Ermeniler 500 bin kişinin tehcir edildiğini söylemiyorlar, onlar bu tehcir sırasında 1,5 milyon Ermeni’nin öldüğünü iddia ediyorlar. 500 bin rakamını biz yeni yaptığımız araştırmalarla ortaya koyduk, yâni tam 500 bin de değil, ancak 458 bin civarında insan tehcir edilmiştir. Dolayısıyla Ermeniler’in en baştan 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü iddiası da bunun ile birlikte çürümektedir. Osmanlı Devleti’nin tehcirdeki amacı iyi anlaşılmalıdır, tehcir kararı ve kararnâmesinde de bu açıkça belirtilmiştir. Bu kararnâmede; Ermeniler’in bu bölgelerden alınıp Suriye bölgesindeki Osmanlı topraklarına nakledilmesindeki temel sebep, Ermeniler’in kurmayı hedefledikleri Ermenistan Devleti’ni kurmalarını önlemeye mâtuf olup, kesinlikle bunların imhâsı sözkonusu değildir diye açık açık yazıyor. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin tehcirdeki temel gerekçesi; Kafkaslar’da çarpışan Osmanlı askerlerini arkadan vuran, mâsum ve askerden arındırılmış köylere baskın yapmak sûretiyle çoluk çocuk demeden katleden, orduya giden iaşe yollarını vurup iaşeyi tahrip eden Ermeni çetelerine karşı tedbir almaktır. Çünkü savaş sahasıdır Ermeniler’in bulundukları yerler.
İkinci sebep olarak, biraz önce söylediğim 8 Şubat 1914’teki Rusya ile imzalanmış bir anlaşmayla kâğıt üzerinde kurulmuş Ermenistan’ın fiilen kurulmasını engellemektir. Ermeniler’e özel haklar tanıyan bu anlaşma uygulanmaya konsaydı, Ermenistan Devleti’nin Anadolu topraklarında kurulması işten bile değildi. Neden? Çünkü Kars’tan Van’a kadar olan bütün bölgeler Rus sınırıdır. Nitekim I. Dünya Savaşı’nın hemen başlangıcından itibaren Ruslar Kars ve Van’ı işgal etmişlerdir. Daha sonra da Erzurum’a kadar gelmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı bu şüphesinde haklıdır, yâni bir Ermenistan kurulması şüphesinde haklıdır. Bunun içinde her devlet gibi Osmanlı da tabiî hakkı olarak kendi birlik ve bütünlüğünü bozacak birtakım oluşumlara karşı bir tedbir almıştır. Bu tedbir de, I. Dünya Savaşı’nda olunmasına rağmen, büyük masraflar yaparak Ermeniler’i -ki 2,5 milyon altın gibi büyük bir para o zaman- bu savaş sahası ve Rus sınırına yakın olan bölgelerden, savaş sahasına uzak, stratejik önemi olmayan Kuzey Irak’taki Şehir-i Zor bölgesine nakletmek olmuştur. Bu karar, Ermeniler’in tren yollarına 25 km mesâfedeki yerlere, hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmeyecekleri şekilde yerleştirilmesi gibi birtakım hükümleri de taşımaktadır.
Tabiî kolay iş değildir 500 bine yakın insanın nakledilmesi. Burada önemli bir konu var, o da bütün Ermeniler mi mecburî iskâna tâbi tutulmuştur? Hayır, genelde Taşnaksütyun ve Hınçak gibi komitelere dahil olan Ermeniler, Gregorian mezhebine bağlı Ermeniler tehcire tâbi tutulmuşlardır. Protestan ve Katolik mezhebinde olanlar bunlara dahil olmamıştır. Bunun için Osmanlı Devleti, Protestan ve Katolik mezhebinde olanlar hariç ifâdesini sıklıkla kullanmıştır. Ayrıca kimsesiz çocuklar, yetimler, dul kadınlar tehcire tâbi tutulmamıştır.
Tehcir uygulaması Enver Paşa’nın teklifi ve 27 Mayıs 1915 yılında alınan kararla, bölgede zararlı olan Ermeniler’in Doğu Anadolu’dan Suriye’ye gönderilmesi ile başlamıştır. Ve bütün Anadolu’da tehcire uğrayan Ermeniler’in net sayısı 458.758’dir. Vilâyetlere göre rakamlar Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır. 382.148 kişi iskân bölgelerine varmıştır. Arada 56.610 kişilik bir fark vardır. Bunlardan 500’ü Erzurum-Erzincan arasında eşkıya grupları tarafından öldürülmüştür. 2000 civarında kişi, Urfa’dan Halep’e giden yol üzerinde, Meskene’de Urban eşkıyaları tarafından katledilmiştir. 2000 kişi de Mardin’de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi ölmüştür. Yine bu ölüm olayları ile ilgili kesin rakamlar Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Bu saldırılar neticesinde toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu tesbit edilmiş, o zaman Osmanlı Devleti saldırıların durdurulması için geçiş güzergâhındaki vâlilere emirler göndermiş ve saldırganların yakalanarak cezalandırılmasını istemiştir. Ayrıca vâliler yol emniyetini almaları noktasında defaaten uyarılmışlardır. Hastalıklardan kaynaklanan ölümler de meydana gelmiştir.
Tehcir edilen 458 bin kişinin dışında Kafkasya’ya, İran’a, ABD’ye, Fransa’ya giden Ermeniler var. Yine bu rakamlar da Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır ve toplam 750-800 bin civarında Ermeni’nin göç ettiği ifâde edilmektedir. Osmanlı arşivlerindeki Ermenice mektuplarda ABD’de 100 bin civarında Ermeni’nin olduğu söyleniyor. Ermeni Delegasyonu Başkanı Bugos Nubar Paşa Fransız Dışişleri Bakanı’na gönderdiği mektupta Kafkasya’ya 250 bin, Iran’a 40 bin Ermeni’nin sürgün edildiğini söylemektedir. Mubar Paşa kurulacak muhtemel Ermenistan’ın da Cumhurbaşkanı olacaktı. Onun verdiği rakamlarla Osmanlı arşivindeki rakamlar birbirini tutmaktadır. Osmanlı tehcir sırasında yaşanan saldırılara karşı tedbirler alınması için bölgedeki yetkililere sürekli emirler göndermiş, bu tür hâdiselere karışanların yakalanıp cezalandırılmasını istemiştir.
Eğer Osmanlı Ermeniler’i öldürmek isteseydi, şifre kalemi olarak adlandırılan telgraflarda bunu gizlemeden dile getirirdi. Zirâ bu telgraflarda bildiğimiz yazılar yoktur, rakamlar vardır ve ancak bu rakamların karşılığı bulunduğunda bunlar bir anlam ifâde eder. Yâni Osmanlı Devleti bu gizli yazışmalarda niyetini açıkca belirtmiş, tehcire tâbi tutulan Ermeniler’in sağ sağlim yerlerine ulaşması için bir dizi tedbir almıştır. Kamplarda yaşanan salgın hastalıklar neticesinde ölüm olayları başlayınca, derhâl bu kampların boşaltılmasını emrederek gerekli sıhhî tedbirleri de almıştır. Yâni kısaca Rusya’ya da göç ettirilen Ermeniler’le birlikte toplam sayı 750 bindir ve her birinin nereye yerleştiğine dair bilgiler Osmanlı arşivlerinde vardır.
Peki hocam, bu bilgiler varken, Avrupa ve Amerika’daki soykırım iddiaları neye dayanmaktadır? Bu iddiaları ileri sürenler ve kabul edenler neyi hedeflemektedirler?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y. Halaçoğlu- Avrupa Parlamentoları’nda soykırımın iddialarının kabul edilmesini değerlendirirken bu soykırımı kabul eden devletlerin geçmişteki durumuna bakmak lâzımdır. Fransa Parlamentosu’nda soykırımı iddiası kabul edildi. Fransa’nın 1914’den önceki ve sonraki durumuna baktığınız zaman, onun zâten Ermeniler’i kullanan, Osmanlı Devleti topraklarında sömürge elde etmek isteyen bir devlet olduğunun görürsünüz. Aslında 1918’de Adana’nın, Antep’in, Maraş’ın işgali sırasında Fransa 6 tabur askerle buralara gelmiştir ve bu 6 tabur askerin 3 taburu Ermeniler’den teşekkül etmiştir. Hâliyle Fransa’nın Ermeniler’in soykırıma tâbi tutulduğunu bugün de iddia etmesi ve bunu kabul etmesi tamamen tarihîdir. O zaman Fransızlar’ın bu bölgeleri nasıl terk ettiklerine baktığınızda, bugün Fransızlar’ın Ermeniler’in yanında yer almasını anlayabilirsiniz.
Diğer taraftan Avrupa Parlamentolarında olsun, Amerika’daki 24 eyâlete bağlı parlamentolarda olsun, kabul edilen Ermeni soykırım iddialarının ardında da tarihî düşmanlıkları görmek mümkündür. Osmanlı Devleti döneminde olduğu gibi, bugün de Türkiye Ermeniler aracılığıyla baskı altında tutulmak istenmektedir. Bu tür kararların alınması parlamentoların görevi değildir aslında, parlamentolar kanun çıkarmakla mükelleftir. İşin aslı tarih ve tarih ilmi ile ilgili çalışmalar yapan bilim adamlarına bırakılmalıdır. Ermeniler’in söylenti olarak iddia ettikleri konular parlamentolarda dinlenirken, tabiî ki Ermeni lobilerinin bunda etkisi fazladır, mahkûm edilmeye çalışılan Türkler hiçbir zaman dinlenmemiştir.
Demokrasiden dem vuran, iki tarafı da dinlemek ve iki tarafın söylediklerine göre değerlendirme yapmak durumunda olan parlamentoların, Türkler’i birtakım sözlerle ve hiçbir belge gösterilmeden mahkûm etmeleri, hem demokrasi hem de insanlık ayıbıdır. Bunların dayandıkları temel kaynak Toynbee gibi, Morgenthau gibi kişilerin o dönem yazdığı kitaplardır. Toynbee “Ermeni Trajedisi” kitabını İngiliz Parlamentosu Propaganda Dairesi’nin emri üzerine yazmıştır. Toynbee’nin dayandığı kaynaklar Lord Briyce denilen, Lordlar Kamarası’nın bir üyesinin raporlarıdır. Lord Briyce da bu raporları Türkiye’deki Amerika Büyükelçisi olan Morgenthau’dan almıştır. Şimdi herkes zannediyor ki Morgenthau bu raporlarını Türkiye’de gördüklerinden, yaşadıklarından esinlenerek yazdı. Hâlbuki Morgenthau’nun raporları da buna uygun değil. Çünkü Morgenthau bu raporları o zamanki Amerika Başkanı Wilson’un emri üzerine kaleme almıştır. Nitekim hayat öyküsü adıyla yazmış olduğu hâtıratı, Morgenthau’n bizzat kendisi tarafından değil, Amerika’nın Dışişleri Bakanı, Henrig adıyla bir Amerikalı gazeteci ve Morgenthau’n danışmanı olan Türkiye kökenli bir Ermeni tarafından kaleme alınmıştır.
Bu kitabın yazılmasındaki temel sebep de, bu sıralarda çıkmış bulunan I. Dünya Savaşı’na Amerika’nın katılımını kolaylaştıracak kamuoyunu oluşturmaktır. Yâni her iki kitap da bir propaganda kitabı olarak çıkarılmıştır. Dolayısıyla propaganda kitaplarının bilimsel kitap olarak değerlendirilmesi, kaynak olarak ele alınması, tarih metodolojisine ve ilmine aykırıdır. Nitekim Morgenthau’nun bu raporlarına karşılık, bizzat tehcir sırasında bölgede bulunan Amerikan Konsolosları’nın gönderdikleri raporlar Morgenthau’un raporlarına tamamen aykırıdır. Meselâ Mersin Konsolosu, ki ana güzergâhlardan birisidir Adana-Mersin, Edward Natan adındaki Amerikan konsolosunun raporları; “Sevkiyatın gâyet güzel yürüdüğü, birtakım aksaklıklara rağmen herkese tren bileti verildiği, sıhhiye memurları ile devamlı sağlık kontrollerinin yapıldığı, herkesin iaşelerinin temin edildiği” şeklindedir.
Morgenthau’ya gönderilen bu raporlar Osmanlı istihbaratı tarafından ele geçirilmiş, oradaki bilgiler alındıktan sonra tekrar usûl-ü dairesince kapatılarak yerine ulaşması sağlanmıştır. Dolayısıyla Morgenthau’nun raporları ile konsolosların raporları taban tabana zıttır. Bu ise, tamamen propagandaya yönelik raporlar sunulduğunu göstermektedir. İşte gerek Amerika’daki eyâletlerde, gerek Fransa’da, gerek AP’de soykırım iddialarının kabulü, tamamen siyasî niteliklidir ve bunlar Osmanlı döneminde olduğu gibi Türkiye’ye bir baskı unsuru olarak değerlendirilmekte ve kullanılmaktadır.
– Soykırım iddialarının kabul ettirilmesi hâlinde ne gibi neticelerle karşılaşabiliriz?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y. Halaçoğlu- Bir defa soykırım gibi bir kavramı Türkler’in kabul etmesi asla mümkün değildir. Edilmesini beklemek de mümkün değildir. Neden? Çünkü bunu kabul etmeye bizim ne kadar hakkımız var? Olmamış veya olması ihtimali hiçbir belgeyle ispat edilmeyen bir konunun bizim tarafımızdan kabulünü düşünmek bile mümkün değil. Bunu ağzımıza bile almak mümkün değil, çünkü böyle bir yükümlülüğü kabul etmemiz demek çocuklarımızın ve torunlarımızın alınlarına büyük bir kara sürmek anlamına gelir. Buna hangi şekilde hakkımız vardır? Bunu kabul etmemiz asla mümkün değil. Bununla beraber Avrupalılar’ın buradaki hedefi veya Ermeniler’in buradaki hedefi, bunun kabul edilmesi hâlinde sürgün edilmiş olan Ermeniler’e topraklarının geri verilmesi, en azından bunun tazmin ettirilmesidir. Türkiye her iki şartta da büyük bir sıkıntı içerisine girecektir ve bölünme durumu ile karşı karşıya gelecektir. Hâliyle bizim bunu kabul etmemizi hiç kimse bekleyemez. Ama Türkiye’nin bölünmesi Avrupalılar için büyük bir kazançtır, hedeftir, Sevr’deki hedeftir. Dolayısıyla bunu bizim kabul etmemiz hiçbir sûrette ve asla mümkün değildir. Avrupalılar’ın bunu bize kabul ettirecekleri bir dokümanları da yoktur.
– Bizim şu anda arşivlerimizin durumu nedir, bütün araştırmacılara açık mıdır? Bugüne kadar araştırmacılar, özellikle de yabancı araştırmacılar Osmanlı arşivleri ve Genelkurmay’ın elinde bulunan arşivlerden ne kadar faydalandı?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y. Halaçoğlu- 1992 yılına kadar Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı olduğumdan konu hakkında yeterince bilgiye sahibim, dolayısıyla arşivlerin iç yapısını biliyorum, bugüne kadarki gelişmeleri de Tarih Kurumu Başkanı olarak biliyorum. Bugüne kadar aşağı yukarı 680 yabancı bilim adamı Osmanlı arşivlerinden faydalanmıştır. Bunun içinde en çok araştırma yapan Amerikalılar’dır ve bütün dünya devletlerinden bilim adamları araştırma yapmıştır. Şu an arşivlerimiz dünyadaki bütün bilim adamlarına açıktır. Hiçbir gizli saklı olmamak üzere her şeyi ile açıktır. Buna karşılık arşivlerimizin açık olmadığı iddiasında bulunan Ermeniler’in arşivleri kapalıdır. Bunların açılmasına da asla müsaade etmiyor Ermeniler. Biz biliyoruz ki Ermeni arşivlerinde Anadolu’da ne kadar Türk ve Müslüman’ı katlettikleri yazmaktadır. Onun için Ermeniler kendi arşivlerini açmamaktadır. Bizim arşivlerimizin en gizli şifre kalemi evrakınının bulunduğu bölümleri bile açıktır. Herkese açıktır, Ermeniler dahil olmak üzere.
Nitekim daha 1991 yılında, Ara Sorafyan adındaki bir Ermeni “Osmanlı Arşivleri’nde Soykırımı” adıyla araştırma yapmak üzere bize başvurmuştur, biz de ona izin vermişizdir. Ve bu şahıs tam 3.000 adet mikrofilm, yâni fotokopi aldı Osmanlı arşivinden. Hilman Kayzen adında bir Alman, Ermeni meselesini araştıran ve Ermeniler’in finanse ettiği bir Alman yine “Çukurova-Kilikya Bölgesinde Ermeni Soykırımı” diye başvurdu, ihtimal ki izin vermeseydik “izin verilmedi” diye yaygara çıkaracaktı, izin verildi ve kendisine 5792 adet -bakın rakam bile hatırımda, çünkü izni o zaman ben verdim- fotokopi verildi. Ama bunun her ikisi de, Osmanlı arşivlerinin kapalı olduğunu iddia ediyorlar bugün. Onlara gelinceye kadar pek çok araştırmacı geldi araştırma yaptı. Herkesin tanıdığı Standford Shaw, Bernard Lewis, McCarthy gibi bilim adamları da Osmanlı arşivlerinde araştırma yaptılar bu konularda, bunlar da kitap yayınladılar. Arşivler kapalı olsa bu kitapları yayınlayamazlardı. Dolayısıyla Osmanlı arşivleri sonuna kadar açıktır herkese.
Genelkurmay arşivi şu sıralarda tasnif edildiği için araştırıcılara, yâni sâdece Ermeniler’e veya yabancılara değil, bize bile şu an tam açık değil. Tasnif edemediğiniz belgeyi açamazsınız, numara vermediğiniz belgenin referansını gösteremeyeceğiniz için. Bütün dünyada böyledir. Ama buna karşılık tekrar ediyorum: Ermeni arşivler kapalıdır. Bizim aslında yaygara koparmamız lâzım. “Ermeniler bu konuda arşivlerini niye açmıyorlar?” diye. Hem Amerika’daki, hem Ermenistan’daki, hem diğer ülkelerin Ermeni kiliselerindeki arşivler kapalı. İşte İstanbul’daki Ermeni patrikhanesinin arşivleri açık mı? Kapalı. Niye açmıyorlar? Konu yine siyasî. Türkiye’yi mahkûm etmek için çalışan ve çok iyi teşkilâtlanmış bir Ermeni lobisi var, onlara destek veren ve eskiden beri hep onlardan yana tavır almış bir devletler topluluğu var. Onların desteği ile bu propaganda gâyet iyi yürümekte, çok iyi reklam yapılmaktadır. Biraz da Türkiye’nin işin bu kadar ciddiye alınacağını düşünemedmesinden, yâni Türkiye’nin de ihmâli ile konu bu hâle gelmiştir.
– Shaw, McCarthy, Lewis gibi tarihçilerin yanında Türk tezlerini savunan yeni araştırmacılar var mı? Bunlarla diyaloga geçmek için neler yapılıyor? Ortak kongreler, Ermeni tezlerini de savunan katılımcıların olduğu kongreler düzenleniyor mu?
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y. Halaçoğlu- Tarih Kurumu 1990 yılındaki kongresinde Ermeni Sesyonu adıyla bir sesyon açtı ve bütün dünyada bize karşı iddiada bulunan Ermeniler de dahil aşağı yukarı herkesi davet etti. Ama bir kişi hariç kimse gelmedi. Ama şunu söyleyeyim, Bernard Lewis, Stanford Shaw olsun, McCarthy olsun, bunların hiçbir tanesi Türkiye’nin adamı değil. Bunlar saygın, yazdıkları kitaplarla bütün dünyada kabul görmüş bilim adamları. Bu adamlar bu kitapları yazıyorlar diye Ermeniler tarafından tehdit ediliyor, hatta evleri bombalanıyor. Şimdi düşünebiliyor musunuz, eğer haklıysanız niye bombalıyorsunuz? Bu insanlar bizi jenosid ile suçluyor, soykırımla suçluyor, ama biz hiçbirini tehdit etmedik. Çünkü biz kendimizden eminiz, bunu yapmadığımızı biliyoruz. Ermeniler yapmadığımızı bildikleri, fakat yaptığımızı iddia ettikleri için de bu saygın bilim adamlarına tehdit savuruyorlar.
Bunların ötesinde çalışan bir dolu insan da var. İşte en son Nisan ayında kitabı yayınlanacağı söylenen Amerikalı bir savcı var. Türkiye ile hiç alâkası yok, Türkiye’ye hiç gelmemiş, sâdece bu haber alındıktan sonra bir konferansa çağrıldı. Ermeniler’in ne kadar çığırtkan olduklarını belirten bir kitap yazmış. Dolayısıyla pek çok insan var, ama Türkiye bunlara fazla ilgi de göstermek istemiyor. Çünkü gösterdiğimiz takdirde hemen damga yiyor adam. Sanki Türkiye’nin adamıymış gibi. Siz özgürce, objektif bir biçimde Ermeniler’in soykırıma tâbi tutulmadığını yazın, dünyanın herhangi bir yerindeki bilim adamı olarak, hemen damga yiyorsunuz, Türkiye’nin adamı gibi gösteriliyorsunuz. Dolayısıyla bunlar tamamı siyasî konular.
Tabiî bütün bunlara karşılık bizim sâdece konu gündeme geldiğinde harekete geçen değil, sürekli araştırmalar yapan kurumlar kurumamız gerekliydi, bugün bu kurumlar hem sivil toplum örgütleri içerisinde, hem devletin çeşitli kademelerinde, hem de Tarih Kurumu’nda kuruldu. Konuyla ilgili araştırmaları çok ciddî bir şekilde sürdürülüyor. Biz Tarih Kurumu olarak yakın bir zaman içerisinde hem dünya hem Türk kamuoyuna bu iddiaların yanlış olduğunu gösterecek güzel projeleri ve onların neticelerini sunacağız. Bu projeleri açıklamamız mümkün değil, engellenir düşüncesindeyim, zirâ yabancı arşivleri incelememiz lâzım geliyor. O bakımdan çok yakın bir zamanda çok açık ve berrak bir biçimde Ermeniler’in yalanları ortaya çıkacak.
Şüphesiz bu önlemlerin yıllar öncesinden alınması gerekiyordu, ama gene de bu gecikmenin biraz anlayışla karşılanması da lâzım. Bir kişi kendine güveniyor ve yapmadığını biliyorsa, bunun üzerindeki araştırmalara pek yönelmez. Kendimizden eminiz ve dünyaya sesleniyoruz. Diyoruz ki; Ermeni bilim adamları dahil olmak üzere dünyanın her tarafından bilim adamlarını toplayın, bir komite oluşturun. Türk bilim adamları ile bu konu ortak araştırılsın. Bütün arşivlere bakalım, birlikte Türk, Fransız, İngiliz, Amerikan, Alman, Avusturya, Rus arşivlerine bakalım, ama en önemlisi, Ermeni arşivlerine de bakalım diyoruz. Bunu hiç kimse kabul etmiyor. Ve diyoruz ki 1,5 milyon insan öldürdüğümüzü söylüyorsunuz. Türkler tarihlerinde hiç böyle bir harekette bulunmamışlardır. En kötü zamanlarında bile böyle bir harekette bulunmamışlardır. İşte Çanakkale Savaşı’nda yaralanan İngiliz askere, Yeni Zelandalı askere herkes durup kimse yardım edemezken, cepheden çıkıyor, gidiyor, adama su veriyor. Ona yardımcı oluyor, götürüyor, yabancı siperlere teslim ediyor adamı. Ve geri dönüyor. Bunu hangi millette görmüşsünüzdür?
Bizim tarihimizde soykırım yoktur. Ama diyoruz ki 1,5 milyon insan öldürdüğümüzü iddia ediyorsunuz. “O zaman biz bu 1,5 milyon insanı nereye gömdük?” diyoruz. Hani toplu mezarlar, bunları nereye koyduk? Gösterin bize açalım. Oradan çıkarıp “bunları yapmışlar!” diyelim. Ama hiç kimse “şurada öldürdünüz, şu toplu mezara gömdünüz” diyemiyor. Çünkü yok … Ama Türkler’e ait ne kadar çok toplu mezar çıkıyor, biliyorsunuz. Bunlar muskaları ile çıkıyor, Müslüman oldukları belli. Bu katliamlar resimleri ile birlikte müzelerde sergileniyor. İşte en açık ve berrağı eski Van… Yakılmış, yıkılmış biçimi ile hâlâ gözler önünde, biz açıp dünyaya sergilemiyoruz. Çünkü ölüler üstüne propaganda yapmak istemiyoruz, ama yapmamız gerekiyor galiba. Yıkılmış Van orada duruyor.
Hani nerede Ermeniler? İnsan hakları savunucuları nerede? Nerede demokratik geçinen dünya? İşte bu dünya beni mahkûm etme hakkını kendinde görebiliyor. Hiç yapmadığımız ve insanlığın yüzkarası bir şeyle bizi suçluyor.
– En son Karabağ’da yaşananlar bu anlamda iyi bir örnek teşkil ediyor olsa gerek…
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile ilgili görsel sonucu
Y. Halaçoğlu- Evet, o mesele bütün herkesin gözü önünde olan bir olaydır. Orada insanlar sürülmüştür, öldürülmüştür. Yerinden yurdundan edilmiştir, ama dünyanın sesi çıkmamaktadır. Aslında bu, Türkiye üzerinde 1914 öncesi ve sonrasında oynadıkları oyunun yeni bir görüntüsüdür. Şunu söylemeliyim: Avrupa’yı çok iyi tanımak gerekiyor. Avrupa’daki devlet felsefesi, menfaat ve madde üzerine oturur. Avrupa’nın devlet felsefesinin ve yapısının temelini ortaya koyan Machivelli’dir. Machivelli eserinde şöyle diyor: “Bir hükümdar ne kadar söz verir ve yerinde durmazsa, o kadar makbul bir hükümdardır. Halkını ezen, aşağılayan, onun sırtından geçinen hükümdar en büyük hükümdardır.” Buna karşılık Türk devlet felsefesindeki anlayış, Bilge Kağan’da da aynıdır, Şeyh Edebâli’nin Osman Gazi’ye verdiği öğütte de aynıdır. O da insanı insan olarak düşünen, insan olarak değerlendiren bir anlayışın devleti yücelteceği felsefesidir. Bilge Kağan “Açtınız doyurdum, çıplaktınız giydirdim” diyor. Ama Türkler’e mi sesleniyor böyle derken? Hayır! Diyor ki “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında kişi oğlu oldu.” Türk demiyor, aksine “insan yaratıldı” diyor. Ya Şeyh Edebâli ne diyor: “Ey oğul! İnsana değer ver ki devlet yücelsin.” Aslında bu ayrım görüldüğünde bütün mesele rahatça anlaşılıyor.
Bizim mimarî tarzımıza baktığımız zaman, orada Yaratıcı ile insanı birbirine rakip kılmayan bir anlayış sergilendiğini görüyoruz. Yaratıcı’ya ait yapılan binâlarda, yâni cami ve hayır müesseselerinde taşı kullanıyor Türkler. Çökmemesi, yıkılmaması için, çünkü Yaratıcı ebedîdir. Ama insan ilgili yerleri, yâni kendi oturdukları yerleri yaptıklarında ahşap kullanıyorlar. Yâni rekabete girmiyorlar O’nunla, çünkü insan fânîdir, ölümlüdür. O’nunla rekabete giremezsiniz. Kremlin Sarayı’na, Louvre Sarayı’na baktığınızda, daha kapısından içeri girerken ezilirsiniz. Oysa Topkapı Sarayı’na girerken büyürsünüz, yücelirsiniz, insanı ezmeyen bir yapısı vardır. Orada halk ile hükümdar aynı seviyededir, bayramlaşırken halkla aynı seviyede oturur. Kabul salonuna, arz salonuna baktığınızda küçücük bir oda olduğunu görürsünüz. Ama Kremlin’e, Çar Sarayı’na gittiğiniz zaman, oradaki şaşaa ve gösteriş hükümdarla konuşan insanı küçültür. İşte devlet felsefeleri arasındaki fark budur.
Böyle bir ruha sahip insanların bir topluluğu yok etmesini kimse bekleyemez, beklememelidir de. Türkler, Endülüs Emevi Müslümanları’nı, onları yok eden İspanyollar’dan kurtarırken, aynı zamanda Yahudiler’i de alıp kurtarmıştır. Getirip İstanbul’a, Selânik’e, Edirne’ye yerleştirmiştir. Aynı zihniyet Macaristan’da Avusturya ve Alman İmparatorluğu’nun baskısı altındaki insanları da Osmanlı Devleti’ne kabul etmiştir. Aynı zihniyet İsveç Kralı’nı kabul etmiştir. Polonyalılar’ı kabul etmiştir. Aynı zihniyet Almanya’dan kaçan Yahudiler’i kabul etmiştir. Nasıl olur da aynı dönemde tutar ve başka ırkı, bin sene barış içinde yaşadığı bir topluluğu yok edebilir? Böyle bir şey asla mümkün olamaz. Ruha baktığınız zaman bunun niçin olamayacağını anlarsanız.
Buna karşılık Avrupalılar’ın tarihinde birçok soykırım vardır. Meselâ Avrupalı adam soykırımı Cezayir’de yapmıştır. Amerika’ya gittiğinde İnka, Aztek topluluklarına bunu yapmıştır. Kızıldereliler’i yok etmiştir ve bunu kabul de ederler. Avrupa’da Yahudiler’i yok etmiştir. Sâdece Almanlar değil, Ruslar da yok etmiştir. Türkler’i’de yok etmiştir. İngiltere de gidip aynı şeyi Hindistan’da yapmıştır. Afrika’da yapmışlardır. Hatta hatta, “siyah abanoz ticareti” adı altında zenci ticareti yapanlar, aslında Katolik Kiliseleri’dir. Aynı zihniyeti bu sefer insanların ruhlarının alınıp satılması şeklinde devam ettirmektedirler. Değişen bir şey yok ki Avrupa’da. Görüntü değişmiştir, şekil değişmiş, modernleştirilmiştir. Kölelik de modernleştirilmiştir. Eski zamanlardaki kölelik insanları alıp satmak, birisinin yanında karın tokluğuna çalıştırmaktır. Bugünkü kölelik ise emperyalizmle ekonomik köle hâline getirmektir. Yâni aslında Batı cephesinde değişen bir şey yoktur. O yüzden Türkler’i soykırım yalanıyla itham edenler, aslında bizi kendileriyle karıştırdıkları, bizim onlara benzediğimizi düşündükleri için böyle bir şeyin olabileceğini
sanmaktadırlar.
www.kitaptakipcileri.com

Share
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER